#KadınBaşına Eylül Çekirge

#KadınBaşına söyleşilerinde #dokuzuncudünyasavaşı ‘nı anlatan bir kadın var bu hafta. Belki dokuz, belki de ondokuz kez kendisiyle yeniden buluşan, her buluşmada başka bir notaya basan; hem kırılan, hem de onaran; hem çok coşkulu, hem de çok hüzünlü bir müzisyen oturuyor öteki sandalyede. Eylül Çekirge. Zamansız, sınırsız ve hür…Müziğin, kimseye ait olmayan büyülü ormanında; o, nereye isterse oraya gidecek kadar özgür; o, hiçbir çizgiyle kesilemeyecek kadar sınırsız; o, hiçbir zamana ait olamayacak kadar zamansız bir kadın. Taştan, topraktan, sudan, hayvandan, yağmurdan ve buluttan, tarihten ve coğrafyadan, hislerden ve ruhlardan atılan her çığlık, çıkan her ses, onun içinde bir hikayeye dönüşüyor, hikayeler şiire, şiirler şarkıya…Hayatın ardındaki bahçeyi görecek kadar tutkulu, o bahçenin solan her çiçeğine yanacak kadar matemli…Ve içindeki duvarları yıkarak; kendinden odasız bir ev inşa eden bir sisifos o.

Ben, onu büyülü gerçekçi diye anlatmak istiyorum size. Çünkü büyüsü de içinde, gerçekliği de…Bir yanı masal döküyor, bir yanı hayatın merkezinde. Kendisini düğümleye, düğümleye çözen bir kadın…Ne büyük bir hediye! Kendi duygularından zarar görmeden ve zarar vermeden; zamanın teslimiyetçisi olabilmek, hayata bir de zamanın gözlerinden bakabilmek…

Büyülü ormanın içindeki her notayı toplaman dileğimle. Yolun hep açık olsun😊

Kalbini açan görür

Kendini geçen görür

Aslı seçen görür

Gören zamansızdır, hürdür.

Yol/Eylül

Bugün hepinizi Eylül’ün #dokuzuncudünyasavaşı albümünü dinlemeye davet ediyorum. Müziğin sesi içimizdeki kadının çığlığıyla buluşsun, bütünleşsin, bir olsun…

1-Eylül kimdir?

Kim olduğumu sorduğunda insanlar, ilk nerede doğduğumla başlayasım geliyor, sorunun derin anlamının bu olmadığını bile bile.😊

Sorunun bendeki ilk izlenimine sadık kalarak; Eylül, 27 yaşında, Ankara doğumlu bir müzisyen diyeceğim.

Müzikle, ilkokuldan beri ilişkimiz hep olsa da, ben aslında bir şiir tutkunuyum. Erken müzik eğitimi aldım. Piyano çalmaya başladıktan sonra söz ve beste yapmaya başladım. Bana göre, beste yapmaktan daha zor bir şey şiir yazmak, çünkü; onun kendi ritmi var. O ritmi yakalayabilmek zaten kendi başına bir şey.

Çaba sarf eden, iyi kalmaya çalışan, bir evlat, bir kadın, bir insan ve bir müzisyenim.

Var oluşa, belki de var oluşuma tutkuluyum. Kendimden bir şey yapma konseptinden çok hoşlanıyorum. Kendiyle çok barışık bir insan olduğumu söyleyemem ama artık çok daha barışık olduğumu söyleyebilirim. Kendine sevgiyle yaklaşmak üzerine müziğin muazzam bir iyileştirici hali var. Tabii sadece müziğin değil, o an kafanın üzerinde uçan sinekten çıkan sesin bile bir etkisi olur, şayet sana; o ses, o görüntü, o an bir şey anlatmak isterse. Ama müzikle kendimi hep bir şey itiraf ediyormuş gibi hissediyorum. O şey, o andan sonra benden çıkmış gibi oluyor. Özgürleşiyor, özgürleşiyorum…O his zihnimde, ruhumda ya da her nerede dönüyorsa, oraya çok büyük bir katkısı oluyor müziğin. Bu sadece kötü zamanlar içinde geçerli değil, iyi gelen şeyler içinde aynı. Hem sevdiğim, hem de eğlendiğim bir şeyde aynı zamanda. 

2-Müzik yolculuğundan bahsedelim mi biraz?

İlkokuldan beri müzik hayatımda. Erken müzik eğitimi aldım. Biraz isteksiz başlamıştım kursa ama kurs bittiğinde hayatımdan hiç çıkmayacak kadar yer açmıştı kendine. Sevmiştim çünkü. Mevzuyu sevmiştim, müzik tarihini sevmiştim… O tarihi bilmenin, hayatıma aksını sevmiştim. Lise bitinceye kadar, koroda yer aldım, okulda trombon çaldım, caz bandosuna girdim, Bach kompozisyonu ve çok sesli müzik çalışmaları yaptım. Sonrasında yaptığım şarkıları kaydetme çalışmalarım oldu ama böyle küçük küçük. Ve sonra Üniversite için İngiltere’ye hukuk okumaya gittim.  Hukuku iki sene okudum ama aidiyet duygusu hissetmediğim için Felsefe bölümüne geçtim ve o bölümden mezun oldum. Ama hangi bölüm olursa olsun, bitirdiğimde o işi yapmayacağımı biliyordum. Benim okum, beni heyecanlandıran şeylere doğru iteledi.  İnsanın her şeyi eğlenerek yapabileceğini düşünürüm ben, yaptığı her şeye eğlence katabileceğini…

Yani üniversitedeyken müzik yapmadım dediğim zamanlarda bile hep vardı müzik hayatımda. Döndükten sonra, bence sert bir karar alıp yaptığım şarkılarla bir şeyler yapayım istedim. Şarkılarımın söz ve müziğini yapıyorum ama prodüksiyon konusuna hâkim değildim. Hoş, hayatla ilgili bilgim de, üniversiteden yeni mezun her genç kadardı.:) bilgim az ama yolumdan emin, çıktım yola. PDND şirketiyle yolculuğumun başlangıcını yaptım. Onlarla, iki şarkı çıkardım. Ondan sonra Epic Istanbul Sony ile “Çok Kalbimi Kırdın” single’ını yayınladım. O single’lın düzenlemelerinde arkadaşım da olan Ozan Hatipoğlu’yla çalıştım. Single’dan sonra içinde Düğüm, Boşver, Hayat’ın olduğu bir EPçıkardım. Bu şarkıların düzenlemesini yine Ozan’la (Hatipoğlu) birlikte yaptık. Sonrasında şarkılarımın prodüksiyonlarında da daha aktif rol almaya başladım ve yeni albümümün prodüksiyonunu da üstlendim. Daha bağımsız bir yola çıkmak istedim ve SONY ‘den ayrıldım. Epic’le yaşadığım deneyim; öğretici ve güzeldi, bu konuda kendimi şanslı hissediyorum.

Açıkçası söz ve müziğiyle birlikte şarkıların aranjesini de kendim yapıyor olmak, bir bütünlük kattı işime ve içime. Daha bir tam oldu sanki, daha bir tam oldum.  Aslında sadece müziğin prodüksiyon kısmını öğrenmek için sıvamıştım kolları ama işin bu kısmı çok farklı kapılar açtı içimde, çok değişik yerlere götürdü beni. Hayat bir şey sunduğunda onu değerlendirmeye almalıyız bence, planlarımızda olmasa bile.

Müzik paylaşılabilir bir şey, şunu yapmam dediğim hiçbir şey yok bu konuda. İçimdeki yol tabelalarını doğru okumak dışında bir derdim yok.

3-Yaratıcılığa ve üretebilmeye çok tutkun bir insanım ben. Hayal gücüyle beslediği şeylerle, yeni bir şeyler yapan insanlar çok alkışlı. Ve yaratıcılığın en büyülü hali müzik tabii ve yine bence. Seni bu anlamda besleyen şeyleri sormak istiyorum. İlhamını öğrenmek istiyorum.

Ya bir söz var, ben çok seviyorum. Sanırım Picasso’ydu ama yanılıyor olabilirim. Diyor ki; “İlham gelir ama geldiğinde seni çalışıyor bulmazsa gider” Bu sözü çok içselleştiriyorum ben. Evet, bazen bir şey olur ve daha ilhamlısındır, bir şeyler daha sembolik gelir, hayat daha metaforik bir yerde yaşanır, renkler daha doygun, duygular daha coşkuludur. Şayet bu yoğunluğu hissettiğin anlarda üretimde değilsen, aktif olarak çalışmıyorsan o ilham geldiği gibi gidiyor. Renkler aynı renk, hayat aynı hayat, semboller aynı sembole dönüşüyor. Yani; ilham geldi ve gitti gibi değil de, geldi de seni bulmadı sanki…

Yeni öğrendiğim her şey besler beni. Mikroda olan şeylerin, makroya yansıması ve tabii ki bunun tam tersi içinde aynı şekilde ve bu çok ilham verici bence. Mesela; hücre bölünmesi ile ilgili bir şey seyreder ya da okursun ama o hayat ile ilgili bambaşka bir his, bambaşka bir ilham getirir sana.

Gerçek bir iletişimin her halinden beslenebilirim aslında. Yakın çevremdeki insanların hayatlarındaki olaylar, değişimler, kararlar, kızgınlıklar, kavgalar, aşklar…

4-Ve tabii ki albüm; Dokuzuncu Dünya Savaşı…İsmi bana, bir insanın kendini defalarca ve defalarca doğurması ve bu doğumların iç savaşını anlatıyor gibi hissettirmişti. Bu albümün doğumunu konuşalım.

Aslında biraz daha sezgisel anlatabileceğim bir ismi var albümün. Birlikte çalıştığım arkadaşım albümün şarkılarını dinlerken, bunun adı “Dokuzuncu dünya savaşı olsun mu?” dedi. O an, kesinlikle bu albümün ismi bu dedim. Çünkü; hayatın çok sert bir yer olduğunu düşünüyorum ve  ‘hayat bir savaş’ cümlesini, zaman zaman alaya alınacak kadar çok söylüyorum. Hem bu, hem de numerolojiye olan ilgim; dokuz sayısına olan farklı bağımla ortaya çıkan ve gerçekten kendini doğurma hikayesi, o iç savaşın şifası gibi…

_Albüm çıktı, şimdi ne hissediyorsun? Albümü dinlerken ‘tamam ya, oldu bu’ diyor musun mesela?

Açıkçası bazen ikna oluyorum ‘olduğuna’, bazen hiç beğenmiyorum. Bu konuda duygularım çok değişken, o yüzden duygularımı çok ciddiye almamaya çalışıyorum. Çünkü gün gün değişiyor hislerim, günüm günüme benzemiyor. Mesela; o sabah içimde bir yetersizlik hissiyatı varsa, birtakım şeyler bende bu hissiyatı tetiklemişse; albümü dinlerken ‘olmamış’ diyorum ama bu beğenmeme halimin şarkılardan değil, benimle ilgisi olduğunu da biliyorum. Kaldı ki; bir başka gün dinlediğimde çok içime sindiği de oluyor.

Ne hissediyorum; albüm çıkmadan önce farkında olmadan gerilmişim galiba. Albüm bitti hazır, şarkıları bir dinleyip göndereceğim sadece, üç gün gönderemedim; sanki bir şey bitiriyormuş gibi hissettim, kendimden bir şeye veda ediyormuş gibi…Sonra hemen geçti bu his, daha doygun bir duyguya evrildi. Diyorum ya; duygularım öyle değişken ki, olumsuzu bile o kadar zorlamıyor, çünkü geçiyor…

Bu böyle hayallerime kavuşmuş gibi hissetmek değil de, hayalini kurduğum bir şeyi yapabildiğim için şanslı hissetmek gibi daha çok…Çok uzun süredir hayalini kurduğum bir şeyi yaşamaya çalışmama izin veriyor hayat, bu şans değil de ne!

_Şarkıları yazarken ya da beste yaparken de aynı şekilde mi oluyor?

Ya bunu o kadar da düşünmemeye çalışıyorum, çünkü; olmadığında anlıyorsun. Birden fazla kere olduğunu hissediyorsan, o şarkı ‘olmuştur’ bence.

_Albümün şarkılarını daha önce yazdıklarının arasından mı seçtin?

Hayır…Aslında albümün şöyle bir özelliği var: aynı dünya içerisinde yazıldılar. Hayatımın bir dönemine denk geliyor albümdeki bütün şarkılar.  Bir tane net bir hikaye anlatan kadın duygusu veriyor bana ama ben kendi halimi bildiğim için. Bunun dışarıdan duyulup duyulmadığı bilmiyorum tabi. Bir şarkı yaptım, diğerleri de aynı yerden doğdu. Bu arada arkadaşlarımın da çok desteği oldu. İnsanın kendini yüreklendirmeden önce, yüreklendirilmeyi deneyimlemesi gerekiyor ya, o konuda dostlarımdan çok destek gördüm. Aynı yerden yaptığım şarkıları da albüm yaptık J

5-Bir oyun sorusu soracağım şimdi, daha doğrusu hayal etme oyunu. Eylül’ün hikayesinden bir tiyatro yazılsaydı… Devamını hayal etmeni istiyorum.

Bir müzikal olurdu, müzikallere bayılırdım çocukken. Ama çok coşkulu değil daha sakin bir müzikal bu. Biraz masalsı. Hem gerçekteki beni anlatan, hem de biraz sürreal tarafları olan, biraz metaforik…Büyülü gerçekçi…

Evet bunu hayal etmek çok eğlenceli.

Şöyle olsun: Sahne tam ortadan ikiye bölünmüş olsun. Bir tarafı orman gibi gözüksün ama biraz soyut bir orman. Diğer tarafta bir ev olsun ama odasız bir ev; tuvaleti bile görünen, biraz hücre odasına benzeyen bir ev. İki bölümün arasında bir kapı var ya da kapı değilse de aşağıdan öteki tarafa geçen bir bağlantı yeri. Odasız evin içerisinde olan birtakım şeyler, sonrasında soyut ormana yansısın. Mesela; odanın içindeki kız sevgilisinden ayrıldığında, ormanda da bir şekilde bir ayrılık, bir savaş ya da böyle keskin şeyler yaşanıyor. Kızın gerçek dünyası, büyülü dünyasına yansıyor. Hayatının alt evreni o büyülü yer ve her yaşadığı şey o büyülü evrende de yaşanıyor.

İlk sahne: bir kadın yatakta uyuyor, iki tarafta karanlık ve som bir sessizlik. Sonra, yatakta kabus gören kadının üzerine tek bir spot yansıyor. Sağa sola dönen, kabusundan uyanamayan bir kadın görünüyor sahnede. Hemen ardından sert bir piyanoyla müzik başlıyor, yaylı çalgılar aynı sertlikte onu takip ediyor. Müzik kadının kabusunu hissettirecek sertlikte. Kadın yatakta çırpınıyor, çırpınıyor, çırpınıyor ve bağırarak uyanıyor, müzik de kadının bağırma sesini bastıracak kadar yükseliyor. Kadın nefes nefese uyanıp saate bakıyor ve o tarafın ışığı kapanıp büyülü ormanın ışığı yanıyor.

Adı Limbo, arkada da albümden Biri Var çalıyor..

6-“Bu ülkede kadın olmak…” cümlesini tamamlar mısın?

Aslında coğrafi bir kısıtı yok bence; her ülkede kadın olmak, erkek olmaktan daha zor olsa gerek. Süregelen ortak bilincimiz; kadının birey olması konusunda çok sıkıntılı çünkü. Kodlanmış bir takım toplumsal algıların altında bırakılıyorlar. Oysa dinlesek; tarih, bize hem kadının, hem de erkeğin farklı şekilde zorlandığını anlatıyor. Bu yüzden erkek olmanın da çok kolay olduğunu düşünmüyorum, çünkü sistem çok hırpalayıcı. Bireyin kendini sevmemesi üzerine işliyor birçok şey. ‘Bir taraf, bir tarafı mutsuz ediyor’ dan çok daha öte bir şey bu. Toplumsal mutsuzluklar oluşuyor. Mutsuz topluluklar: mutsuz kadınlar, mutsuz erkekler ve mutsuz çocuklar…

Benim kadınlık bilincim hayatımda önemsediğim bir yerde. Genel olarak kendimi anlamaya çalışırken; toplumsal cinsiyetin nelere ve hangi duygulara sebep olduğunu da irdeliyorum. Mesela bu; suçluluk mu, utanç mı, korku mu…Kadın olmayı anlamaya çalışırken; toplumun kadına da erkeğe de yüklediği roller olduğunu düşünüyorum, sağlıklı bireyler olabilmek içini kadınların da erkeklerin de kendilerine yüklenen rolleri sorgulaması lazım bence. Ez cümle; bu devirde insan olmanın çok kolay olduğunu zannetmiyorum.

7-Sana göre şifa ne demek? Ve seni ne şifalandırır?

Mutlak bir değişime sebep olan bir iyileşme. Bir ağrı kesiciyle değil de, daha çok su içmeyi alışkanlık haline getirerek baş ağrını geçirmek gibi…Bir şey oluyor ve durumlar bize bir şeyler hissettiriyor fakat hissettiğimiz şeylerin kaynağında kanayan bir yara var zaten. Yani, sen zaten yaralanmışsın, o şeyin sende bir rezonansı var; o şeyle yüzleşmeden, o rezonansı durduramazsın. Şifalanmak; o şeyin, o duygu her neyse, ilk sebebiyle tanışmaktır. O ilk adıma kapıyı çalmak diyelim- tanışmak için- kapıyı çalıyorsun ve içeriden korkunç bir ses geliyor ve bu senin kendi sesin. Kapıyı açmak istiyorsun, açmamak istiyorsun, korkuyorsun belki tiksiniyorsun o sesten. O kapıyı açmak, o korkunç sesin, korkunç görünen sahibine sarılmak gerekiyor iyileşmek için. Savaşarak kazanılacak bir durum değil bu. Çünkü, ona sarılıp, hem af dileyip, hem de affettiğinde; karşında küçücük seni görüyorsun.

Beni güven çok şifalandırıyor. Kendimi güvende hissettiğimde çok da huzurlu hissediyorum. Yoga ve Meditasyon iyi geliyor bana. Hayatımda istediğim kadar yer veremesem de çok şifalılar benim için. Şöyle örneklendirebilirim; yakın bir dostum yaptırdığı yoga esnasında, çok bariz şifalandığımı hissettiğim olmuştu…Bir sürü anımdan daha gerçek bir anı mesela bu… Nasıl özür diledim kendimden. Çünkü, çok kızıyoruz kendimize, insanları da çok yargılıyoruz, kendimizi de çok yargılıyoruz. Hem hırpalıyor, hem de hırpalanıyoruz…

9-Hayatın dalgalı dönemlerini nasıl atlatırsın?

Zamanla…O duygunun, beni kalıcı olarak hırpalamaması konusunda mesai harcıyorum öyle durumlarda. Bir insanın hissettiği bir şeyi değiştirebilmesi çok zor, o bir his; onu hissetmenin birden çok sebebi var. Sana kendinle ilgili olumsuz bir şeyi andıran binlerce şeyin bir totali bile olabilir, bir hissin açıklaması. O yüzden, sadece hislerimle kendime zarar vermemeye çalışıyorum.

10-Hayatının altı çizili cümlesi nedir?

Hayatımın farkı dönemlerinde, farklı cümlelere takıldığım için tek bir cümle gelmiyor aklıma. Tam bir keskinlikle ‘hayatımın’ cümlesi ‘bu’ diyemem.

FScott Fitzgerald’ ın ‘Cennetin Bu Yakası’ kitabından bir cümle geliyor aklıma – “Öyle bir samimiyetin içine yavaş yavaş sürüklendiler ki, bir daha geri dönemediler.” Böyle çevirdim J Samimiyetle ilgili yazılmış en güzel cümle olabilir.

Bir de Camus’den “Mücadele, kişinin kalbini tamamıyla doldurmaya yeterlidir, bu yüzden biz Sisifos’u mutlu hatırlamalıyız.” var. Bu hayatımda daha genel yer tutan bir cümle sanırım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s