Nur Başnur

#BalkonKonuşması ‘nda Nur Başnur’ la hayatın döngülerini konuştuk bu hafta. Döngü, kimlik, kap, rota ve son söz başlıklarıyla. Hayatın köşeleri, dönüşü zor virajlar, duraklanan istasyonlar, yeniden oluşturulmuş rotalar ve başka türlüsü olamaz adımlar… Kendi yolcuğunu en bilge haliyle tamamlamak isteyen, yolda bir kadın o. İş dünyasında başarılı, sağlam ve keskin bir kadından, Maşuk Kaşıklarını yapan kadına, oradan Mardin’in sokaklarında oluş halinde yürüyen bir kadına yolculuğunun hikayesi bu. Adım adım kendine yolculuğu… Eli kalbinde, yüzü doğuya dönük, kabı toprakta. İş kadını kimliğinden neden vazgeçti? En büyük rahim dediği topraktan neler öğrendi? İnsanların kendilerine alan açtığı, derin paylaşımlar yaptığı gezileri nasıl başladı? Nur’un seyrüseferini okuyacağız birlikte. Onu anlatırken bir taş hayal ettim. Denizin kıyısında, dalgalardan aşınan uçları biraz keskin biraz sivri, olduğu yerden hoşnut, kendini güneşe, suya ve toprağa teslim etmiş siyah, parlak, dümdüz bir taş. Rüzgara da gülümsüyor, yağmura da…

Her hikayenin en renkli tüyünü koparıyor ve cam kavanozumda saklıyorum. Hayatın içinde durduğumda, düştüğümde, kaybolduğumda açıyorum kapağını, kendime olan yolculuğumu hatırlıyorum. Kokuları, dokuları, renkleri farklı tüyler, benim yol çantamın büyülü tüyleri. Ne şanslıyım! Panik anında camı kırabilir, ihtiyacı olan birine verebilir ya da hayatın rengarenk olduğunu hatırlayabilirim. Teşekkür ederim Nur bu büyülü tüyü kavanozuma attığın için 🙂

*döngü…

Hayat döngüleri ve dönemeçleri…

Dönüştürücü hallerimiz ve o hallere vesilelerimiz.

Geriye dönüp baktığımda ardımda kalan şeyler için ne düşünüyorum? Zaman çizgisel bir şey olsaydı ve biz üzerinde ileri ve geri hareket edebilseydik; -tıpkı rayların üzerinde sürekli yol alan bir vagon gibi- ben yola henüz çıkmış olan halime ne derdim? Ona müdahale eder miydim? Hayatın ona ne getireceğini ve ondan ne götüreceğini biliyorum ama geriye dönüp baktığımda; zaten hiçbir şey başka türlü olmazdı diye düşünüyorum.

Evet, inanmak ve teslim olmak. O yaşayacağım şeyler her ne ise o an onu yaşamam gerektiği konusundaki yüksek iradeye kendimi teslim etmek.

Ve döngüler…Benim için ilk ve en büyük döngü; evlenme kararımdır. Çünkü ben evlendiğim zaman büyüdüm ve çok büyük muhabbetle bağlı olduğum coğrafyamı bıraktım. Tek çocuk olarak büyümüş biri olarak, iki kişilik hayata adapte olmaya çalıştım. Ve eş zamanlı olarak öğrencilikten çıkıp, çalışan bir kadın oldum. Evlendim ve İzmir’e taşındım. Bilmediğim bir şehrin yeni gelişen bir semtinde sobalı bir evde bir hayat kurduk. İki kişilik. Benim için hayatımın doğumumdan sonraki en büyük dönemecidir bu. İkincisi kızımın doğumu, anne olmam. Ve sonraki de kızımın doğumundan kısa bir süre sonra ayrılmam ve iş kurmamdır.

Ve yeniden coğrafi bir değişim yaşayıp, İzmir’den Ankara’ya döndüm. Kızımı burada doğurdum, boşandım, şirketi kurdum ve İstanbul’da bir ofis açtım. Bu döngüler ya da bu dönemeçler beni bugünkü halime taşıdı. Her şey olması gerektiği gibi aktı hayatımda, her adım atılması gerektiği gibi atıldı, ne eksik ne fazla… Her ne kadar yaşarken öyle düşünmesen de.

Uzun yıllar Ankara- İstanbul arasında çalıştım. Artık tamamen İstanbul’dayım ama İstanbul’da da yaşamıyorum Mardin’de yaşıyorum. Bodrum Gümüşlük’te bir bahçem var orada da yaşıyorum. Yoldayım kısaca, kendi içime yolculuktayım.

Gençliğime dönüp bir iki kelime söylemem gerekse – akıl demiyorum, çünkü; aklı doğru kullanabilmiş ki o genç kız, bugün olduğum yerden bir hoşnutluk bir tatmin duyuyorum- O akıl beni buraya getirdi. O genç kızın aklı…His boyutunda görüyorum bugünden geçmişi; içimdeki korku düğümlerini, güvensizlik hallerini, blokajları ki bunların hepsi duygusal alanlarla kalp ile ilgili şeyler. Çok büyük korkularım olmuş, o korkulardan dolayı donmuş kalmış hallerim ve bunlardan korumak için etrafıma birtakım kozalar örmüşüm. Korumaya almışım kalbimi. Tabii bu kalp denen şey, bu duygu dünyası öyle bir şey ki; aynı zamanda hem çok güçlü, hem de çok kırılgan. Sanki onu bu kadar koruma altına almak, engellemeye çalışmak, bir süre sonra oradaki kan akışını zora sokuyor, kalpteki canlılığı azaltıyor. Ben sonraki yaşlarımda fark etmeye başladım ki; bir çiçeğe yada bir erkeğe ya da bir hayvana ya da bir çocuğa benim bakışımla, diğer insanların bakışı çok farklı. Her zaman herkesin farklı bir bakış açısı var tabii ama ben temel farklılıklardan bahsetmiyorum. Bazı insanların bir kediyi okşarken hissettiği duyguyu ben hala onlar gibi hissederek yaşayamıyorum. Bir erkekle olan ilişkide de kendini öyle sere serpe, tüm açıklığıyla, olduğu haliyle bırakabilme halini ben hiç yaşamamışım mesela. Bunları neden yaşayamadığımı; ilk anılarıma, çocukluğuma, anne babamın kadın erkek ilişkisi ve onların o hallerine tanıklıklarıma, ilk bilgi, ilk karar alma anlarıma gittiğimde görebiliyorum. Anlayabilmek çok zor değil. Ama bunları anlamak işin yarısı; öbür yarısı yıllardır kan gitmeyen artık nekrozlaşmış kalbe yeniden kan basabilir miyiz, tekrar bir canlılığa neden olabilir miyiz? Benim bu yaştaki temel arayışım bu. Tekrar en doğal halime en yargısız, en kabulde olan o çocuk halime geçebilmek. Bunlar benim düşünegeldiğim şeyler. Dolayısıyla buradan oraya, oradan buraya böyle bu hikaye…

*kimlik…

Kimim ben? Oluş halinde biriyim. Kendimi oldurmaya çalışıyorum. Aidiyet duygum çok yüksek değil ancak ait olma duygum yüksek. İnsanların benim için genel olarak hissi; coğrafi olarak nerede olursam olayım, Nur oradadır ve ulaşılabilir olduğumdur. Gezgin değilim ama yoldayım. Yolda olma hali, Mardin’de yerleşik bir düzen kurmama sebep. Çelişki gibi geliyor kulağa değil mi? Hem yolda, hem de yerleşikte. Aslında bunların hepsi birer istasyon. O bölge, o coğrafya, o insanlar…Doğu…Dünyanın da doğusu, Anadolu’nun da doğusu.  Ve aslı da; bu içsel bir yolculuk. O gözle baktığında da yerkürede batı her zaman bedeni, aklı, rasyoyu; doğuda münzeviliği, duyguyu, kalbi, ve iç selliği temsil eder. Hem yaşam biçimim, hem inanç halim, hem de o varoluş halleriyle benim yüzüm doğuya dönük.

Hayalci bir çocuktum ben. Ne yazık ki artık hayal kurabilen biri değilim. Bu da mesela aradığım şeylerden birisi. Tekrar o hayalleri kurabilmek. Gece yattığım zaman, gökyüzüne bakar bulunduğum durumun dışına çıkmak isterdim. Klasik olan nedir? Büyürsün, etrafta birilerini beğenirsin ya da beğenilirsin seni gelir isterler, evlenirsin falan. Yani evlilik düzeninde çoğalır ve devam ettirirsin. Oysa benim için böyle şeyler yoktu hayalimde. O yataktan gece gökyüzüne bakarken hayal makinasında gördüğüm film; bu evden çıkacağım yani anne babamla olmayacağım ve yalnız başıma yaşayacağım, bir erkek ya da bir çocuk ya da bir aile olarak değil. Diğer hayalim ise; hareketli bir hayatım olacağıydı. Tabii o zaman bu hayatı tam tanımlayamıyordum. Nasıl bir iş olur bu? Ama benim 13 yaşındaki kafamda canlandırdığım kadın, aslında benim bugün yaşadığım kadının tam isabet hali. Bir farkla; o yaşımda evlenmeyeceğim ve çocuk sahibi olmayacağım demiştim. Aşkla bir evlilik yaptım ve ayrıldım. Hayatta yaşayabileceğim en benzersiz ve kadın olma yolunda kadının kendi çemberini tamamlaması yolundaki en önemli şey olduğunu düşündüğüm doğurma, bir çocuk sahibi olma. Bu da bana benim hayallerimin dışında, evrenin, Yaradan’ın bir hediyesidir. Çünkü ben doğurmayan bir kadın olsaydım; çok daha vahşi, depresif, hayatı sırtlanabilmekte çok zorluk çeken biri olabilirdim, lost olabilirdim. Bambaşka bir kimlik çıkarıyor anne olmak. Senin kadınlığını realize ediyor. Benim farklı sebeplerle çocuk sahibi olmayan birçok arkadaşım var. İradi olarak ya da teknik olarak. Ben her zaman ve her zaman mümkünse çocuk sahibi olmalarını tavsiye ediyorum. Çünkü diyelim ki; sıfır noktasında hayata başlıyorsun, hayatı bitirdiğin yerde kendi çemberini tamamlamış oluyorsun. Bir kadının bu seyrüsefer halindeyken üç temel enerji hali var: 1- bakire 2- anne 3- bilge. Dünyanın farklı yerlerinde de olsalar kadınları incelediğinde aslında hep yaşlı kadının bilge, her şeyi bilen haline geldiğini görürsün. Bu doğal döngü içinde annelik yani hayatı devam ettirebilme, çoğaltabilme çok önemli bir halka. Bu arada ben hiç çocuk meraklısı hani anaç derler ya, öyle bir kadın da hiç olmadım. Hayallerimde de yoktu. Ne şanslıyım ki; kendi yazımda Eylül’ün ruhuna geçitlik, kapılık yapabilme rolü verilmiş. Çünkü, her ruh ancak o erkek ve o kadının oluşturduğu bir geçitle buraya geçebiliyor. Ben bunun mutlu ya da mutsuz evliliklerin üstünde bir hikâye olduğunu düşünüyorum. O hikâye de; o ruhlara geçit olabilme, kapı oluşturabilme hikayesi. Ve aslında pek çoğu da o ruhlar buraya geçtikten sonra, o kapılar kendi kendini ortadan kaldırıyor. Bazı çiftler büyük bir irade, büyük bir güç ve belki de büyük bir kalple o kapı kapansa da, o kapıdan geçilen yerde bir bahçe kurmayı başarabiliyorlar. Ama bu bir çaba gerektiriyor bence. Doğurduktan sonra ilişkiyi keyifle sürdürebilmek, büyük bir güç ve çaba gerektiriyor. O bahçenin sürekli bakılması, sürekli sulanması lazım ki; bir gül kokusu alınabilsin. Öbür türlü orası bir harabattır. Onu yapabilenler evliliklerini, ilişkilerini devam ettirebiliyorlar ve o insanlara ciddi hayranlığım var. Ben öyle birisi olamadım. Ne ben olabildim ne de evlendiğim adam olabildi. Tek taraflı bir şey değil tabii bu, iki tarafında benzer çabayı göstermesi lazım. Bundan pişman mıyım? Şöyle pişman değilim; ben hep o ilk hayalin peşinde kaldım. Ona sadık kaldım. Tek başına yapabilmek, kendi kendine becerebilmek ve hiçbir destek- maddi ve manevi- almadan hayatta kalabilmek…

Olduğum her yerde kendim gibi oldum ben. İş kadını rolü mesela bana uygun bir rol değil ama kendi tarzımda bir iş kadını oldum. Bir aileye gelin olmak bana uygun bir rol değil ama kendi tarzımda gelin oldum. Ben üzerimde beni sıkan bir elbiseyle çok gezmedim, hala da beni sıkan elbise giyemem. 

*kap…

Yaptığım iş benim kabım mıydı? Ben yaptığım işle kabımı bulmuş muydum? Bunu hiç düşünmedim tabii.  25 seneden daha fazla yaptım iletişim işini. Hayatta kalma arzusuyla, yaşayabilmek için paraya ihtiyacım vardı. İşimi kuramadan öncede birtakım yerlerde çalıştım. ODTÜ Siyaset Bilimi ve HACETTEPE’ de Felsefe ve Sanat Tarihi okudum. Okulu bitirdikten sonra metin yazarlığı ve Sanat galerisi yönettim. Eylül doğduktan bir yıl sonra kendi işimi yapmalıyım diye bir arayışa girdim. Bu arayışa girdiğimde iletişim danışmalığı konusunda memlekette bir farkındalık yoktu, varsa bile çok düşüktü. Hele Ankara’da böyle bir firma yoktu. Dolayısıyla kurduğum şirketle Ankara’da bir ilki gerçekleştirdim. Sonra İstanbul’da ofis açarak hem Ankara, hem de İstanbul da ofisi olan ilk iletişim danışmanlığı firması oldum. İşimi yaparken de işin hakkını vermeye çalıştım. Kalite standartları, İSO belgeleri alan ilk firmalardan oldum. Bu konuda öncülük ettim. Bunları da ortaksız tek başıma yaptım. Dolayısıyla yorgunluk payım çok yüksek oldu. Şimdi bu iş benim kabım mıydı? Hayır bu anlamda değildi. Aslında benim kabım olan iş; bilim, akademisyenlik, araştırmacılık, yazı, şiir…Benim yeşerebileceğim alan aslında bilginin ve sözcüklerin peşinde olabileceğim bir alandı. Zaten bir şairliğimde vardı erken yaşlarda. Geleceğe iz bırakacak genç şairler listesinde adım gezerdi ama ben orada yine bilinçli bir karar verdim, bir gecede kütüphanemdeki tüm şiir kitaplarımı hediye edip şiirle bağımı neredeyse bir gecede kestim. Peki yaptığım işten dolayı pişman mıyım? Haşa! Zaten pişmanlık gibi bir şey olmaz; sen, senin için biçilmiş rolü oynuyorsun. Pişmanlık hadsiz gelen bir laftır bana. Yaşadığın hiçbir şeyden pişman olmazsın, onu yaşaman gerekmiş ve onu yaşamışsındır. Ama kabın mıydı sorusu yani kabım değilse bunu nasıl becerdim demek ki kabımmış. Ama kendimi iyi hissetmediğim çok nokta oldu business’ta. Ben bilim dünyasında, akademik dünyasında, bilgi dünyasında ya da dil dünyasında olsaydım da kendimi iyi hissetmediğim yerler eminim olacaktı. Böyle bakınca da demek ki kabımdı.

*rota…

Rota yeniden oluşturuldu!

Ne sebeple peki? Ben iş dünyasında kendimin iyice uzağına gitmiştim. İlki; müşteri, çalışan, devlet, mevzuat, ekonomi, piyasa, ortam, siyasi iklim her şey her geçen gün daha zorlaşmaya başlamıştı. İkincisi; yılların yorgunluğu… Ne kadar süreceğini bilmediğim yolculuğumu, bu para kazanma amaçlı debelenmeyle daha fazla götüremeyecektim. Kızımın Üniversiteyi bitirmesini bekledim- ki o benim zaten daha öncesinde, hayatımı para kazanarak geçirmeyeceğimi, bunun için çok bedel ödediğimi ve artık tamam dediğim cümlelerimden haberdardı. Emekli de olmuştum. Bodrum’da bir ev de nasip olmuştu. Bağ bahçeyle uğraşmayı hep hayal etmişimdir ama hiç nasip olacağını düşünmemiştim. Doğa en büyük rahim, orası senin iyileştiğin yer, tüm sorularının yanıtlarını bulabildiğin yer. Dolayısıyla orada tek başına olabilmek, hayatım boyunca saksı dibi eşelemekten öte doğayla hiçbir ilişkisi olmayan ben, oranın seliyle, bağıyla bostanıyla, gülüyle, akşam sefasıyla, zeytinle tanışabilmek, onların frekansına geçebilmek, izleyebilmek, kediyle, köpekle, domuzla, yılanla hem hal olabilmek çok şükür hep doğadan. Zorladı ama oradan da bir büyük teslimiyet, bilgi, sabır…İş hayatında bunları çoktan unuttuğum ‘dediğim, dediğim an’ olmasını bekleyen bir insanken, o bahçenin içine girdiğim an bir ağaçtan meyve almak için 365 gün beklemem lazım, onun zamanına tabii olabilmem lazım çünkü ne yaparsam yapayım o zamanı değiştiremem, o döngüyü beklemem gerek. O zaman ona tabii olmak, o uyum içinde, o mandalinayı beklemen lazım, eğer onu yemek istiyorsan, onu yemek istemiyorsan bakkalda mandalina hep var gider alır yersin.

Demiştim ya iş dünyasında kendimin uzağına gitmiştim. Karar alma kısmından önce kızıma dedim ki; sen bu şirkette devam etmek istiyor musun? Böyle bir hevesin var mı? Kızım sanatla, müzikle ilgileneceğini, iş dünyasında olmayacağını söyledi. Açıkçası kızımın müzik kariyeri yapacağı haberine çok sevindim. Çünkü benim içinden kurtulmaya çalıştığım sistem sağlayıcı bir alandan farklı, o tamamen içine yolculukla, kendi sesiyle, kendi sesini bulmaya yönelik arayışla, yaratıcı bir şeyler yapıp dünyaya bir güzellik katacak.  Eylül’le şirketi bırakma üzerine konuşurken bana bir soru sormuştu. İlginç gelmişti bana. “Anne şirketi kapatmanı destekliyorum. Merak ettiğim bir şey var, mesela bu ay ne kadar fatura kestin?” O gün için bir rakam söyledim. “Bu paraya hayır mı diyorsun” dedi. Dedim ki; evet bu paraya hayır diyorum ancak bunun karşılığında çok başka şeylere evet diyorum. Bunu neden anlattım. Çünkü unutmamak gerek; bir şeye ‘evet’ diyorsan, bir şeye de ‘hayır’ dediğini. Sonrasında küçülerek şirketi kapattım. Adım adım, küçüle küçüle…Neden adım adım? Çünkü 14-15 yaşından beri çalışan biriyim, işsiz kaldığımda ne olacak bilmiyorum. Hiç bildiğim bir durum değil. Sonra kurslara gitmeye başladım. Mesela marangozluk kursuna, seramik kursuna, bilimsel bitki çizimi kursuna…Hep yapmak istediğim, hep ilgilenmek istediğim meraklarıma yöneldim. Daha önce de söylemiştim ya kalbime can verme arayışındayım diye, işte doğa ve sanatsal yaratıcılıkla kalbime kan pompalamaya çalıştım. Daha özgür düşünce, daha korkusuz olabilme, daha özgürlük…Bence özgürlük kendin olabilme hali.

Neyse onu dene, bunu dene derken seramikten kaşıklar yapmaya başladım. O kaşıkları İnstagramda (@masukkasik) paylaşırken, insanlar onları satın almak istedi ve satın almaya başladı. Ve böylelikle benim Maşuk Kaşık diye bir markam oluştu. Hali hazırda seramik kaşık yapan ve bundan para da kazanan biri oluverdim. Kaşıklarla ilgili çok da güzel geri dönüşler aldım, alıyorum. İşte böyle böyle şirket hayatının yoğun temposundan, normal hayata geçiş sürecine adapte oldum. Düzenli iş yapmıyor olmaya böyle alıştım. Ve gezilerim arttı. Oraya, buraya, bavulumu nerede toplamak, nerede açmak istersem oraya. Özellikle Anadolu’yu geziyordum. Mardin’e gitmeye başladım. Bir gittim, birkaç ay sonra bir daha, birkaç ay sonra bir daha…her gittiğimde yeni insanlar tanıdım. O insanlar benim dostlarım oldular. Derken derken… Ben eskiden beri gezdiğim yerleri paylaşırım, insanlarda hep “beni de götür” derler. Ben evet falan der geçerim. Sonra yeniden bu “bizi de götür” faslında -ya olur mu ki- diye düşünürken, yanımda olan arkadaş “ya olur, beraber yaparız” dedi. Ben ondan aldığım güçle ilk gezimizi yaptık Mardin’e. Bu vesileyle de gezi yolculuğumuz başladı.

Benim yaptığım geziler bir turistik gezi değil, bir alan açmak. Gittiğimiz yerde bir alan oluşuyor ve orada insanlar derin paylaşımlar yapıyor kendileriyle de, başkalarıyla da. Geziler de zaten ilan koyularak insanlara satılan geziler değil. Ya benim arkadaşlarım, ya arkadaşlarımın arkadaşları. Yine Mart sonuna 3 hafta gezi planlıyorum. Bu defa farklı destinasyonlara; Diyarbakır, Midyat etabı planlayacağım, bir de Botan Vadisi -Cizre, Şırnak, Siirt-. Maalesef bizim doğu algımız-tabii medyanın da payıyla-; terör, sert insan, cumartesi anneleriyle sınırlı bir yer. Evet orada bunlar var ama bunların çok üstünde şeyler de var; kültür var, tarih var, insanlık var…Ben gide gele, nüfus ede ede her tip insana ve her tip kültüre farklı bir bağ oluştu kalbimde…

Son söz…

En temel şey benim için ‘Kendini bil!’

Bütün yolculuk aslında kendine…

O yolda; iş, aşk, evlilik, dostluklar, aile, serüven, kayıp, acı, hastalık gibi gibi bir sürü şey ile yüzleşiyorsun, hepsi seni kendini bilmeye biraz daha götürüyor. Servetler kazanıyor kaybediyorsun, iktidarlar oluyor düşüyorsun, bazen kendini mutlak güç sahibi zannediyorsun, illüzyonlara kapılıyorsun ama yürüdüğün yol hep kendini bilmeye dönük. Başkasını da değil, kendini bilen Allah’ı bilir. Yol kendine doğru bir yol. Nereden başlıyor ‘kendinden’, nereye gidiyor ‘kendine’…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s