#KadınBaşına Vera Didem Piyan

#KadınBaşına söyleşilerinde peynir ustası bir kadını anlatacağım size. Vera Didem Piyan. Girişimci, savaşçı, mücadeleci bir kadın o. Peynirin hep öğrencisi olarak kalacak bir peynir ustası o.

O bir artizan. Türkiye’nin ilk kadın artizanı.

Adının başına ‘artizan’ kelimesini koymak için çok çalışmış, denemekten asla vazgeçmemiş ve  hayata ürettikçe bağlanmış. Öğrenmeye, bilmeye, bilgiye aşık. 45 yaşından sonra o aşkla düşmüş peynirin peşine de zaten. Öğrenmemin yaşı yok cümlesine inanarak, yapamazsın kelimesini sözlüğünden çıkararak ve başarısızlıktan yılmayarak. Ve bir de mezeleri tabii. Mutfağa girip severek hazırladığı, hayal gücüyle bilgisini buluşturup yeni şeyler ürettiği mezeler…Hep hayal ettiği gibi. Onun için mutfakta olmak, antidepresan ilaç gibi. Önlüğünü bağlıyor ve yaşamdan ve hayatın yakasına iğnelediği her şeyden soyutlanarak pişiriyor, o an sadece pişiriyor, dışarıda akan günün getirdiklerini de unutuyor, götürdüklerini de. İki katlı şirin bir yerin içinde altı kedisi ve hayatın ona hediye ettiği kızıyla birlikte, hep beraber huzurlu, tutuyorlar hayatın elini. İnsanların öykülerini anlatmasının en güzel yolunun bir çocuğun elinden tutmak olduğuna inanıyor ve kızının elini sıkı sıkı tutarak herkese öyküsünü anlatıyor. Ne mutlu bir buluşma! Bana sadece doğurmuş olmanın ‘anne’ demek olmadığını hatırlatıyor. İçim umutla dolu çıkıyorum yanından, söylediklerini aklımda çevirerek hayatın içine karışıyorum. Harika bir kadınla tanışmış olmanın mutluluğuyla…Bakırköy’ün bir ara sokağında; peynirleri, mezeleri, kedileri ve kızıyla yaşayan mutlu Vera’ya gülümsüyorum. Bir kadın hikayesi giyiyorum, düğmelerini yavaşça ilikliyorum…Yolunuz düşerse uğrayın oraya; kahvaltıya ya da peynir almaya ya da mezelerinden tatmaya 😊 Tadı tam da damakta kalmalık!

Vazgeçme kelimesinin altı kırmızı kalemle çizili bu söyleşi, vazgeçmek üzere olan her kadına ilham olsun!…

1-Vera Piyan kimdir?

Artık bir peynir ustasıyım. 😊 Geçmişte birçok sektörde vardım. Tekstille uğraştım, turizmle uğraştım, meze şefliği yaptım. Hayalimde hep mutfakta olmak vardı. Ve bir gün ben artık kendi hayalime yürüyeceğim dedim, mutfağa girdim. Şimdi kendi yeri olan, hem peynir, hem meze yapan birisiyim. Ama ben şuyum demek çok zor benim için. Yapamazsın denililen şeyleri yapan insanım galiba. Bana “sen peynir yapamazsın, bu yaştan sonra olmaz” demişlerdi. Bende olur dedim ve oldum. Ben inanıyorum ki bir kadın isterse her şeyi yapabilir. Hayatımda hiç köy görmedim; öyle dedemlerin oturduğu, tatilde ziyarete gittiğimiz bir köyümüzde yok. İneği otobüsle geçerken yol kenarında görmüş bir insanım. Ama peynire merak sarmaya başladığımda Kars Boğatepe’de aylarca kaldım – ki hala gidip geliyorum- ahırlara girdim, ineklerle tanıştım. İlk ahıra girişimi hiç unutmuyorum mesela; bana sütünü de kendin toplaman gerekiyor dediler, ben ahıra girdim, girdim ve aynı anda çıktım. İçerideki amonyak kokusundan öyle yandı ki genzim, bir yandan burnum akıyor, bir yandan gözlerim. Tabii ben öyle son nefes dalınca içeri, girmem ile çıkmam bir olmuştu haliyle. Sonra alışıyorsun, ineğin kuyruğunu tutmayı da öğreniyorsun, nasıl sağacağını da, sağan kişiye nasıl yardım edeceğini de…Ben bunların hepsini 45 yaşından sonra öğrendim. Sabah 5’te kalkıp akşam 11’e kadar aynı tempoyla çalışarak. Hala da aynı tempodayım. Öyle güzel bir şey ki bu; öğrenme kısmı hiç bitmiyor. İşte ben peyniri öğrendim, çok güzel peynir yapıyorum, diyemiyorsun. Çünkü, canlı bir madde ile çalışıyorsun. Her an her şey değişebiliyor, dönüşebiliyor, yeni bir şey olabiliyor. Bu sebeple, peynir yapmak çok eğlendiriyor beni, hep öğrenci kaldığım bir iş yapıyorum. Zaten eğlenemediğim hiçbir işi yapamıyorum, bir süre sonra sıkılıyorum çünkü. Bir süre sonra ‘yapmayacağım’ diyebiliyorum. Bir tatmin olma duygusu var içimde, o noktada heyecanını kaybediyor ve bitiyor benim için. Peynir yapmak bu yüzden bitmiyor sanırım, çünkü; sürekli başka bir formata girebiliyor. Bir duruş noktası yok. Eğlenerek yapıyorum işimi, yeni peynirler deniyorum, yeni malzemelerle çalışıyorum. Bu harika bir şey işte!. Yorucu olmasına rağmen, ne çıkacağını bilmemek ve merakla beklemek beni dinamik tutuyor. 1 kilo bir şeyi tencerede çevirdiğini düşün, sonra 10 kilo, sonra 50 kilo, sonra 1200 kilo..E bu da acayip bir kol kası, acayip bir direnç gerektiriyor. Kas yapınızın güçlü olması lazım. Bu yüzden pilatese başladım. Süt için güçlü olmaya ihtiyacım var. Ömrüm boyunca hiçbir erkek için zayıflayamamıştım, süt için zayıfladım. İşimi çok seviyorum gerçekten. Bu cümleyi buradan bir aşk hikayesine bağlarız bu gidişle 😊

2-Nasıl bir çocuktunuz?

Hiperaktif. Kim tutsun beni. Rahmetli ananemin çok meşhur bir tavası vardı, onu çalmıştım millete menemen yapıcam diye. Kimi evden domates çalıyordu, kimi yumurta sonra biz dağda bayırda ateş yakıp menemen yapıp yiyorduk. Bacak kadar çocuktum o zaman. Niye yemek pişirmeyi seviyordum o yaşta bilmiyorum, millet bebekle oynar, evcilik oynar, top koşturur, ben tava çalıp menemen yapıyordum. İlk yemeğimi 8 yaşında yaptım. Aslında ihtiyaçtan doğdu. Annemle babam ayrıydı, biz de kardeşimle babamda kalıyorduk. Babam bize hep köfte, bonfile, biftek, balık yapardı. Hep gittiğimiz Canlı Balık diye bir mekan vardı, bir akşam orada balık yiyoruz yine :))) onlarda personeline taze fasulye yapmış, nasıl merakla baktıysam o fasulyeye bana bir tabak getirmişlerdi. Sonra bana tarifini verdi Mustafa Amca, bende evdeki kumbarayı patlatıp pişirdim taze fasulyeyi. E baktım temel aynı; kavur soğanı, domatesi koy malzemeyi al sana yemek. Dedim ben yapabiliyorum, çok da eğleniyorum, böylelikle başladım yemek yapmaya. Zaten çok gururlu bir çocuktum. Kimseye hiçbir şey söylemez, sormazdım. Ketumdum çok. Babam her hafta bize bir kitap alırdı, bir haftada yemek kitabı aldı. Ben oradan bakıp bakıp pişirebileceğim yemekleri yaptım. Sonra da 16-17 yaşlarındayken babam bir Cafe/Restoran açtı, oranın tüm yemeklerini ben yaptım. Böyle böyle girdi mutfak hayatıma, hayalime. “Bu ne güzel bir pilaki” övgüleri arasında, mutlulukla…

Ben çocukken, dedemler bize geldiğinde çok acayip şeyler olurdu bizim mutfakta. Kuşkonmazlar, soya sosları falan sipariş ederdi dedem Almanya’dan. Dedem çok meraklı bir adammış mutfağa. Çok iyi yemek yapardı. Kırlangıç çorbaları, iskorpitler…Anne tarafımda ona keza. Genlerde var yani. Annemin ananesi için; Menşure Hanım taş kaynatsın, çorba diye iç! derlermiş. Kısaca iyi mutfakları olan ve her şeyi öyle kolay kolay beğenmeyen bir ailede büyüdüm. Eskiden yapardım bende öyle burun kıvırıp ‘yok o öyle yapılmaz’ hallerim. Şimdi biliyorum ama; bu böyle olmaz ki diye bir şey yok. Her ailenin, her kültürün kendi mutfak yapısı ve sahip olduğu malzeme çeşidi var. Mutfaklar kendi coğrafyasına göre şekilleniyor. Damak tadı da öyle. Mesela; Çin mutfağıyla büyüyen başka bir tat bilmeyen bir insan, başka mutfakları ilk denediğinde midesi bozuluyor. Alıştığı damak tadı ve genetik yapısı Çin mutfağına göre şekilleniyor. Damak öğreniyor, damak gelişiyor, damağın bir hafızası var, çocukluk hafızası…

Ez cümle; çocukken de meraklıydım öğrenemeye, hala öyle. Mutfak öğrenci kalmak isteyen herkes için büyük bir usta. Ve ben bilmeye, öğrenmeye ve bilgiye aşığım. Öğrenmek insanı genç tutan bir şey. Biz çok okuyan, çok soran, çok reçeteli çalışan bir toplum değiliz. Bir sürü şey kayboluyor, bir sürü değer kayboluyor. Sadece Kars bölgesinde altmış kusur peynir çeşidi var kaybolan… Fransa’da binlerce çeşit peynir var. Devlet teşvik desteği veriyor onlara. Bizim ülkemizde o kadar çok çeşit peynir yok. Ve bu meslek çok zor şartlarda yürütülmeye çalışılıyor. Hayvancılık bitiyor, süte ulaşmak zorlaşıyor, kaliteli süte ulaşmak çok daha zor hatta. Mera sütüyle çalışıyorum ben. Pahalı ama lezzetli bir süt. Yağ oranı yüksek. Ama meralar yok ediliyor, hayvancılık yok ediliyor o yüzden kavlarımız oluşmuyor. Fransa ‘da bu özel bir meslek, üstelik çok saygı duyulan bir meslek. Bu bir sanat aslında.

Aylin Yazıcıoğlu benim için şöyle demişti; -ki bence Türkiye’nin en önemli şefidir kendisi- “Keşke Fransa’da doğsaydın, devlet seni fanusa alır ne yapacağını şaşırırdı.” Ne kadar önemli bu cümle benim için. Ben ilk sosyal medyada peynir ustası oldum. Vazgeçmek istediğim birçok zaman, insanlardan gelen mesajlarla motive oldum. Aklımda yapmak istediğim bir peynir olduğunda yazıyordum; şöyle peyniri açsam, içine acuka sürsem rulo yapıp kessem nasıl olur diye. İlk mesajı Gülriz Sururi yazmıştı; “bence süper olur” diye. İşte bu bana enerji ve moral veriyor. Vazgeçmiyorsun. Bu kez daha çok uğraşmaya başlıyorum. Kafamda devamlı yeni bir şey üretme hevesi var. Şu şöyle olur mu? Bu bununla olur mu? Fikirleriyle motive oluyorum. Ve hepsinde de başarılı olmuyorum tabii. Ziyan ettiğim dünya kadar peynir oluyor. Süt ürünleri mezunu da olmadığım için, ayarlayamadığım Ph değerleri, ortaya çıkan asit oranları, yanlış bir birleşim…Ama git gide daha az ziyan etmeye başlıyorum. Tecrübe işte, deneye deneye en iyisini buluyorum. Şarapla yaptığım “sarhoş inek peyniri” gibi 😊 O peynir tadına ulaşana kadar kilolarca döktüm. Nelerle denedim. Şöyle yapıyorum eriyor, böyle yapıyorum eriyor. En sonunda doğrusunu buldum, evet birçok malzeme ziyan ettim ama bir sürüde tecrübe edindim. Zor oluyor kesinlikle, maddi olarak da zorluyor tabii ama öğrendikçe ve başardıkça bana verdiği motivasyon paha biçilmez.

3- Peynir ustalığı, mutfak aşkı ve öncesi…Nedir Vera’nın hikayesi?

Aslında yemek yapmak şöyle bir şey; iyi bir tarifiniz varsa, yetenekliyseniz de, girersiniz mutfağa orana, ısıya dikkat ederek yaparsınız şahane bir yemek. Peynir öyle değil; canlı bir şeyle çalışıyorsunuz. Ortamdaki bakteriler bile sizin peynirinizin yapısını değiştiriyor. Peynir yapmaya ilk merak saldığımda çıktım evden karda kışta harıl harıl peynir mayası aradım, meğerse bizim yufkacıda varmış. İlk peyniri mayaladım, oldu; bayağ bayağ büyük bir şeydi benim için peynir yapmak. Aslında bildiğin köy peyniriydi ama benim için kutsal bir şeydi😊

Sonra birkaç deneme, birkaç deneme, birkaç deneme…İnternette çok sınırlı bir bilgi var, ki onun da çoğu yanlış; ben bunu bu işi öğrendikten sonra anladım tabii. Artık kilolarca süt alıyordum eve, peynir denemeleri yapmak için. Yurtdışındaki peynirlere bakarken artizan kavramıyla tanıştım. (artizan: bir şeyi sınırlı ve geleneksel bir yöntemle tek başına yapan kişi, ustalık) Yurtdışında artizanlar peynir kültürüyle çalışıyor, bayağ gelişmiş bir durum orada. Kalıplar, küçük kültürler falan falan… Ama Türkiye’de bu kültürler yok, yurtdışına gidip geldiğimde birkaç kültür alıyordum, bazen arkadaşlarım gönderiyordu derken. Ev gitgide gitgide bir laboratuvara döndü. Ben habire deniyordum. Meksika peyniri yapıyordum 48 metre uzatıyordum 😊 Toplu kültür almam gerekti bir süre sonra. Amerika’dan sipariş ettim, gönderisiniz, gönderemezsiniz falan filan neyse ki geldi. Siyah beyaz ‘beşiktaşlı’ dediğim bir peynir var hala yaptığım, onun için peynire özel karbonlar getirttiriyordum. Ama yok kesmiyor, başka bir şey yapmam gerek. Sonra ben bir mandıradan eğitim alayım dedim. Türkiye’de böyle bir sistemde yokmuş. Geleneksel mandıralara bakarken İlhan Koçulu Mandırasına rastladım. Zaten Koçulu Peynirlerini biliyordum. İlhan abiyle yazışmaya başladım. Aile dışında usta yetiştirmediği için, önce pek kabul etmedi. Ben videolar falan gönderdim sonra “sen çok yeteneklisin” dedi ve kabul etti. İlk 15 gün kalmak için gittim Kars Boğatepe’ ye, sonra 1 ay, sonra 1,5 aya çıktı. Şimdi zırt pırt gidip geliyorum. İlhan abi demişti ki; “sen öğrenmişsin zaten, biz çok şey öğreteceksin, bizim köyümüze çok şey öğreteceksin”. Böyle başladık. Hiçbir şey öğretmeyeceğiz dedi ama o kadar çok şey öğretti ki…Birçok peyniri yaratmam da, İlhan abimin büyük emeği vardır. Muhteşem bir insan, bence Türkiye’nin büyük gurur kaynağı, Türkiye’nin en büyük şanslarından biri İlhan Koçulu. Çok iyi bir öğretmen, yaşadığı topraklara yağmur bereketi gibi yağan bir adam. Onunla hala çalışıyoruz, hala değişik peynirler yapmak istiyoruz. Mandıranın bana birçok konuda faydası oldu. Peynire nasıl müdahale edeceğimi, sütü nasıl toplayacağımı, mandıra aşamasını vs hepsini orada öğrendim. Oraya giderken sadece Gravyer pişirmeyi bilmiyordum,- ki o peyniri öğrenen her peyniri öğrenir, gravyer dünyanın en en en zor peynirlerinden biri ve çok meşakkatli, çok hassas, çok nazlı. Saniyeler, dakikalar peynirin karakterini tamamen değiştirebilir ve o bakterileri yok ettiğiniz anda o gözenekler açılmaz. Birçok faydası oldu oranın bana dedim ya; mesela eskiden çok paniklerdim, artık çok soğukkanlı yaklaşıyorum süte. Peynir kültürü çok keyifli ve bir deniz. Türk damak tadı peynir konusunda biraz kapalı olsa da. Bu iş dünyada binlerce çeşidi olan ve daha farklı yapılmaya da açık bir deniz.  Ama bu kadar çok peynir çeşidi olmasına rağmen bütün dünyada, eveleseniz, geveleseniz on üç tane mayalama yöntemi var. Bütün o binlerce çeşit mayalamadan sonraki aşamalarla dönüşüyor. Hayal gücü de önemli bence, çünkü; benim yaptığım birçok peynir benim kafamda yarattığım şeylerle gelişti. Uyar uymaz deniyorum. Denemekten vazgeçmiyorum. Şu an yaklaşık 16-17 çeşit kendi peynirim var, iki senedir peynirlerim ve ben birlikte mutluyuz.

Ben kabımı aradım ve sonunda buldum. Önce Tekstilde çalıştım, -kumaştan çok iyi anlarım- ama çok sıkıldım o işi yapmaktan, bıraktım. Turizmle uğraştım ama belli bir tatmini olan bir iş değil, o yüzden bana uygun değil dedim, onu da bıraktım. Sonra Şukufe diye bir mekânın yaratımında bulundum. Zaten kafamda hep mutfak vardı. Uğraşmaktan keyif aldığım şey hep mutfakta olmaktı. Ama ailem “aman soğan mı doğrayacaksın” diyerek bu konuda bana çok destek oldular 😊 Allah’tan artık Türkiye’de gastronomi bir yerlere ulaştı, şef olmak bir değer kazandı, ben de yaş kaleme erdi de, kavuştum işime.

Mutfakta olmak beni sakinleştiriyor ve çok mutlu ediyor. Kafamda başka bir şey için yer kalmıyor. Ne bir üzüntüye, ne de bir kedere…Benim gibi fazla içsel insanlar için bir sığınak. Çünkü ben; gördüğüm her mutsuz insan için ayrı kaygılanır, onun derdini dert edinirim. O yüzden bana bir işe odaklanarak uğraşmak iyi geliyor, bu benim için bir antidepresan ilaç gibi.

Bu ülke fazla içsel insanlar için çok yorucu. Her gün başka bir yas, başka bir acı iğneleniyor yakamıza. İçselleştirsem ne olacak ‘hesabını soracağız’ diye bağırıyoruz, soramıyoruz.  ‘Unutursak kalbimiz kurusun’ diyoruz; ne kalp kuruyor, ne unutulmuyor. Ben bazen insan olma kimliğimden utanıyorum, bu çok zor bir şey. Ama bir şekilde durmak, kendinle barışıp yürümek zorundasın. Çünkü düşersem, tek başıma düşeceğim. Ama mutfak, mutfakta olmaktan başka hiçbir şeyle ilgilenmemek demek, benim için. Yorucu ve çok keyifli. İzinsiz ve uzun mesailerle çalışıyorum. Bu yoğunlukta çalışmazsam, burası ayakta duramaz zaten. Artizan Vera’nın ayakta durması lazım. Hiç şikâyetim yok aslında, içimde bir rahatlık var, sonunda kendi kabımı bulmuş olmanın rahatlığı ve huzuru…Hele peynir bu huzurun en üst seviyesi. Çünkü, mayaladığım andan itibaren sadece ona odaklanıyorum. Sürekli bir soru işareti ve sürekli bir heyecan içinde olma hali, benim için bir sevgilinin yolunu beklemek gibi…Büyülü…

4-Ya Artizan Vera mekanı nasıl başladı?

Yaptım yaptım yaptım, sonra dedim ki ben bu peynirleri satayım. Çok da soran vardı. Ki zaten yapmaktan vazgeçmek istemiyorum ama evde ne kadar yapabilirim ve ne kadar saklayabilirim. Sanıldığının aksine çok ürünüm olmuyor, sınırlı sayıda ürünlerim. Söyleniyor müşterilerim bana “İsli peynir yine mi bitti” diye. Bitti, çünkü; benim iki küçük fırınım var ve her seferinde en fazla 40 tane yapabiliyorum. Ve bir de uygun fiyata vermek istiyorum, insanların ulaşabileceği bir şey olsun istiyorum. Beğenilmesi çok hoşuma gidiyor tabii, bu işin en büyük ödülü bu “bu ne güzel olmuş” cümleleri…

Burası peynir, meze, kahvaltı hizmetleri veriyor şimdilik. Ama her gün gelişiyor menüsü. Yeni şeyler ekliyorum. Menüye İsviçre Peynir Fondüsü’ nü yeni koydum. Bir bende, bir de Swiss Otel’de var yanılmıyorsam. Yunanistan’dan ahtapot gelecek o eklenecek menüye. Hem iyi şeyler yenilsin, hem de uygun fiyata yenilsin istiyorum. Bunun gayretinde ve arzusundayım. Tabii bu tempoda ne kadar çalışırım bilemem ama hayalim iki sene sonra tamamen köye yerleşmek.

Artizan Vera yavaş yavaş kendi markasını oluşturdu. Burasının hep artizan üretime sadık kalan bir yer olmasını istiyorum. Birçok yere girebiliriz bu marka ile ama ben öyle bir şey istemiyorum. Kendim az sayıda, kendi kendime uğraşacak üretmeyi seviyorum. Buranın menüsünde kendi sevdiğim mezeler var. Dedemden öğrendiğim midye pilaki mesela. Her geçen gün biraz daha oturuyor burası ve ben her geçen gün burası ile birlikte gelişiyorum. Hoşuma gidiyor burada olmak, karidesleri ayıklamak, balık yumurtasının peşine koşmak, tarama yapmak. Deniz börülcesiyle karidesli mücver yapıyorum, yaparken yaptığım işi seviyorum. Ne büyük bir mutluluk işini böyle severek yapabilmek. Bakırköy’ün bir ara sokağında bunları yapmak, yaptıklarımı insanlara ulaştırmak ve övgüler almak. Tarifi zor bir güzellik bana.

Türkiye’deki tek kadın peynir ustası ben miyim bilmiyorum ama artizan olarak tekim. Ve eğer isterse her kadın yapabilir, onu biliyorum. Başka Artizan kadınlar olsun, bu gelişsin istiyorum. Bu hep erkeğin tekelinde olacağını düşündüğümüz bir meslek ama kadına çok yakışıyor. Kadının el becerisine, işleyişine, hayal gücüne…Dünyada çok güzel peynir yapan kadın ustalar var, muhteşem eserler çıkarıyorlar. Ülkemizde üretim izni almak çok zor. Ama bu iş gelişse ne hoş olur düşünsenize; kooperatifler kurulsa, çok gastronomik peynirler yapılsa, yarışmalar düzenlense, şarapla eşleşim artizan yarışmaları olsa… Bu topraklar bunu yapabilir aslında, bu geçmiş var. Medeniyetin doğduğu topraklar burası ve olmaması çok acı.

5-Vera’nın hikayesinin bir tiyatro oyunu olacağını hayal edelim. Adı ne olurdu, sahneye nasıl ve hangi replikle girerdi?

‘Dört Çekerli Doc Gibiyim, Dağa Sür, Bayıra Sür’ olurdu adı muhtemelen😊 ben cidden öyleyim. 45 yaşında, belden ameliyatlı, sabahın 5’inde kalkıp süt kamyonuyla sütleri toplayan, mandırada 1200 kilo kazan karıştıran, öğlen 1’de ilk Gravyeri pişirmiş olan, tüm ustalar dinlenmeye gittiğinde köy kadınlarından başka işler öğrenmeye giden, öğlen sütünü toplayıp hiç ara vermeden gece 11-12’ye kadar çalışmak öyle kolay değil.

Yılmam ve vazgeçmem ben.

Ve ayağımda mor plastik çizmeler, şalvar üzerimde girerdim sahneye. İlk olarak; ‘dört çekerli doc gibiyim’ der ve başlardım hikayeme.

6-“Bu ülkede kadın olmak…”cümlesini nasıl tamamlarsınız?

Kabus! Hiç uzatmam, esnetmem. Bu ülkede kadın olmak kabus, bütün orta coğrafyada olduğu gibi. Savaşçı olmayı gerektiriyor, tabii eğer bu kadın kelimesinin içini dolu dolu dolduracaksınız. Bazı yeni nesil kızlarımız; maço erkekler ve minnoş kızlar, o koçişler, o pempişler değil tabi benim kadından anladığım.  Benim kafamdaki kadın çok Anadolu. Savaşan, direnen, mücadele eden, hakkını arayan, hakkını her durumda savunan…

Eğitimin içi, kavramların içi boşaltıldı. Çok üzülerek söylüyorum ki; çok kabus bir nesil geliyor ardımızdan. Birçoğu klasik okutmayan öğretmenler tarafından eğitiliyor ve Yaşar Kemal denildiğinde boş boş yüzüne bakıyor. Ailelere de çok iş düşüyor bu durumda. Kitap okumaya teşvik eden aile sayısı, çocuğun eline tableti tutuşturan aile sayısından çok geride. Yeni neslin işi çok zor, direnenlere selam olsun!

7-Size göre şifa ne demek? Kendinizi şifalanmış hissettiğiniz şeyler nelerdir?

Bana göre şifa huzur demek, beni huzur şifalandırır. Artizan Vera’dan sonraki bu çok uğurlu geldi bana. Annemin evinde kediler yasaktı, şimdi bir sürü kedim var. Ve Artizan Vera sayesinde şimdi bir kızım var. Kedilerim ve Meyra olduğunda bana göre huzur bu ve ben hatta biz bu huzurdan besleniyoruz. Meyra’ya hep söyledim şey bu! ‘kızım burası bizim kalemiz’.

Pişirmek beni yaşama bağlıyor, var oluyorum. Ama huzur dediğimde Meyra ve kedilerim…

Kitap okumak falan demeyeceğim, çünkü; onu ayrı söyleyemiyorum. Okumadan zaman geçirebileceğimi zannetmiyorum. Ben mutfağa meraklıyım evet! Ama orta çağ mutfağını ben okuya okuya öğrendim. Nasıl okumayı benden ayrı bir şeymiş gibi söyleyebilirim ki…

8-Hayatın dalgalı dönemlerini nasıl atlatırsınız?

Yüzleşerek. Ben yüzleşirim bir şekilde. Bunu çok erken yaşta öğrendim ben. Kaçmam hiçbir şeyden, şimdiye kadar kaçmadım. Neyse veririm onun kavgasını, kendimle de veririm. Kendime kızdıysam, kendimle yüzleşirim. Eninden sonunda durulur o dalga. Biliyorum ki; eğer yüzleşmez de saklanırsam, o dalga hep peşimden gelecek. Yüzleşmek keskin bir bitiş oluyor benim için ve keskin bitişleri severim. Acı çekerken de böyle. Zaten bu ne acılar çektim cümlesini de sevmem ben. Bak dünyaya herkesin yaşamı dram ona kalırsa. Herkesin acısı kendine. Kızıma demiştim ki ben ‘kime dokunsan bir travması var, hepsinin, hepimizin.’ Kim anlatıyor öyküsünü. Sadece başarılı olanlar. Öykünü alıp ne yaparsın peki? Zor durumda olan birisine elini uzatırsın, bir kız çocuğunun okumasına vesile olursun, bana göre bu öykünü anlatma yöntemidir. Bir eli tutmak öykünü en güzel anlatma şeklidir bence.

Bana buranın kurdelesini keserken ne diliyorsun dediler. ‘çok çocuk okusun’ dedim.  Öykümü en iyi böyle anlatabilirim. Doğurmak çok özel ama ben doğurmayı tercih etmedim. Benim gibi bunu tercih eden bir sürü insan var, herkes bir çocuğun elinden tutsa nasıl değişir dünya düşünsene. Ben bunun gücüne çok inanıyorum.

9-Vera’nın ilham sloganını öğrenmek istiyorum. Okuyanların aklında hangi cümleyle kalmak istersiniz?

Kaldırım taşlarının altında kumsal var.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s