Tanrı’nın unutulmuş çocukları

Bazı kelimeler kendi manalarının dışında bir sürü manalar taşır, inanç bunlardan biridir. Bu kelimeyi aklınızda bir çevirin. Her zaman aynı yumuşaklığı taşımıyor değil mi? Sert bir zemine çarparak parçalandığı bile oluyor ara sıra.  ‘Bir düşünceyi sağlam bir biçimde, güvenle doğru sayma’ diyor sözlük. Oysaki ben her durumda çok başka anlamlar yüklüyorum o kelimeye. Bir düşüncenin sonuna kadar sömürülmesi geliyor mesela bazen aklıma, ya da o sonsuz güven duygusunun afyonlu tehlikesi. İnsanları seyret ve hayatlara bak! Göreceksin ki, kelime naif anlamından çok uzakta, yerin yedi kat altında…

ÖtekiSandalye’nin hayatı hatırlatan hikayeleri…Bu hikaye Her Şeye Rağmen cümlesini hatırlatacak okuyucusuna. Her şeye rağmen kendine dönüşebilmeye cüret etmeyi, ayağa kalkmayı, savaşmayı…Kaderi yutkunmak yerine, karşı koymaya çalışmayı…Kimse için kolay değil, korkularını yırtarak yeni bir hikaye yazmak; sustuklarını, bıktıklarını ardında bırakıp yeniden başlamak. Kolay değil ama mümkün. İşte bu mümkünlü hikayeler birleştirsin bizi. Yeniden denemeye umut olsun!

Hadi kapat gözlerini sana yeni bir hikaye anlatıyorum.

Tanrı’nın unutulmuş çocukları

“Ben de o çocuklardan biriyim işte. Vazgeçilmiş, yalnızlaştırılmış, korkutulmuş ve susturulmuş.

Sûfi bir ailenin kızıyım ben. Şeriat dediği kanunlara uyan, bilim bilmeyen, okuma yazmayı reddeden, dindarlıktan yobazlaşmış, cahil, baskıcı, sevgisiz bir babanın en büyük kızı. Babam, annemi doktora götürmeyip, hocalara götürdüğü için erken ölümüne sebep olduğunda başladı benim hikâyem. Henüz 10 yaşında bile değildim, kardeşlerime abla yerine anne olmak zorunda kaldığımda. Korunmak için tırnaklarımıza kadar kapattığımız dünyanın, iç yaşantımızda kıçı hep açıktaydı. Bizi babamın zulmünden hangi inanç koruyacaktı? Büyüklere göre olan işlere gücüm yetmediğinde başladım dayak yemeye. Taşıyamadığım süt tenceresi ya da dibine tutan yemek gibi basit sebepler yeni bir falaka seansını başlatıyordu. Hem bedenim, hem de ruhum o kadar üzgündü ki kısa süre sonra yatağa işemeye, gece çığlık atarak uyanmaya ve kâbuslar görmeye başladım. Bu durumun Allah’tan geldiğine inanan babam çeşitli hocalara okutmaya başladı beni. Bende hiçbir iyileşme olmaması benim yetersiz inancıma bağlanıyor ve yeni bir hoca bulunuyordu. Uzun tükürük banyoları, değişik muskalar, yıkanılacak sular bitmiyordu ama ben geceleri bağırmaya devam ediyordum. Çünkü; çocuktum, korkuyordum ve bunu söyleyebileceğim kimse yoktu. Sonunda bir cemiyet dergâhında aldık soluğu. Şıhları, Allah’ın ona bahşettiği, nursuz gözleriyle beni süzdü ve bir süre orda kalmama karar verdi. Böylece yeni bir evde, yeni kabuslar görmeye başladım. Hocaları beni iki günde bir görüyor ve üfürüyordu. Kalan zamanda da ben ve diğer zavallılar eşşek gibi çalışıyorduk. Hocaları beni her gördüğünde başka bir yerimi okşuyor, mırmır bir şeyler okuyor, gönderiyordu ve bu durum gün geçtikçe daha çok korkutuyordu beni. Yanlış bir şeyler olduğunu biliyordum ama beni kim dinleyecekti ki. Bir gün hoca neden altıma sürekli işediğime bakması gerektiğini söyleyip eteğimi kaldırdı, ve…ne kadar utandığımı ve bacaklarımdaki titremeyi bugün bile hissedebiliyorum hatırlayınca. Zamanla talepleri fazlalaştı, değişti, daha utanç verdi, daha utanç verdi… Küçüktüm ama yanlış ne biliyorum. Hocanın yanına gitmem gerektiği söylendiğinde bayılacak gibi oluyordum. Hatta bir gün bayılma numarası bile yaptım ama nafile. Sapkın dede, tomurcuk meme seviyordu. Bence oradaki diğer kızlar da aynı durumdaydı ve birileri de bunun farkındaydı. Ama herkes aynı dilde susuyor, aynı dilde umursamıyordu bunu. Taşından toprağından iman fışkıran evde, ben yavaş yavaş deliriyordum işte. Büyüdükçe hep başka yöntemlerle karşı gelmeye başladım. Ablalardan birine durumumu bile söyledim, bunun karşılığı içime cin girdiği için 40 gün karanlık odada namaz kılma olarak geri verildi bana. O karanlıkta anladım ki, çabam boşunaydı, ben Tanrı’nın bile unuttuğu çocuklardandım ve onların inandığı Tanrı benim yaratıcım olamazdı. Onlarla dolu bir cennetide zaten istemiyordum. Her şeye kadir olduğu söylenen Allah bana yapılanları görmüyor, duymuyordu. O bana sessiz kaldı, ben de ona. O gün vazgeçtik birbirimizden.

Bir süre her şeye teslim olmuş gibi yaptım, sustum, az uyudum, kâbus gördüğümde bağırmamak için ağzımı bağladım, sonunda hayata direnebilecek kadar büyüdüm. Dergâha yeni kızlar gelmiş, bende sözde iyileşmiştim. Allah’ı, dergâhı, o karanlığı geride bırakarak çıktım oradan. Yarı aklım kaçık, yarı aklım bende kalarak. Yıllardır buradan çıktıktan sonra ne yapacağımı düşünmüştüm. Eve dönüş özgürlüğümün ilk kapısıydı. Hoca ile yıllar geçirince, babam bana bir hiç gibi geliyordu artık. Nasıl insan yöneteceğimi, onları nasıl kendim için kullanacağımı biliyordum. Yapmam gerekenleri yavaşça planlayıp yavaş yavaş uyguladım. Evliliğimi, çalışmaya başlamayı, boşanmayı ve o eve bir daha dönmemeyi. Adım adım özgürlük…Adım adım kendime güven…Artık kendimi bir suç kadar hafif hissediyorum. Kendi hayatına yeten, nasıl yaşaması gerektiğine kendi karar veren, namusunu (!) korumak için kimseye ihtiyaç duymayan, kendi yağında kavrulan, özgür bir kadınım ben. Aklımın köşesine yazdıklarım, adımlarıma yol gösteriyor. Hayatın içinde her şey var. Hayallerini özgür bırakırsan, kanatlarını çırpa çırpa sana ulaşıyor. Tabi bende hayal çok, hiç yere geçmiş yıllar var ardımda. Yapılacaklar, öğrenilecekler, okunacaklar listem hep uzun. Ne mutlu 😊 Zaten insan görerek baksa hayatın içine; dünya ağzına kadar tıka basa hikaye dolu. Savaşlar, katliamlar, zulümler, göçler…Ezenler, ezilenler, sömürülenler, sömürenler…hayat; filler ve cimenler. Kendimize acımaktan fazlasını yapmalıyız, kendi döngümüzde yaşayabilmemiz için.

Yaşadıklarımdan; atlattıklarım da var, hala üzerimden atlayanlar da. O yüzden kendi içimde, hissettiklerimle çok çalışıyorum. Bazen hepsi kolay, bazen çok zor oluyor. Hayatı kucakladığım da oluyor, kucağımdan bıraktığım da. Çok haber izleyemiyorum, çünkü akılsızların ütopyasında yağmalanmak, beni küfür gibi huzursuz ediyor. İçimin karanlık tarafını bilmek, feneri bulmayı kolaylaştırıyor. Yansa da, sönse de o fener hep elimde…Ben hiç vazgeçmiyorum hayattan, umuttan, kendimle buluşmaktan…

Yaptıklarına Tanrı’yı suç ortağı gördükleri bir dünyada büyüdüm ben. Allah’tan korkanlardan korkarak. Din adı altında sıkıştırılmış, baskılanmış hatta dışlanmış olarak. Benim için şeytanın planlayacaklarından çok daha fazlasını, Allah diye diye vaazlar verenler yaşattı bana. Kirlenmiş cahil zihinlerinin zehrini akıtıyorlar hayata. Başka insanlar için günah saydıkları her şeyi, kendileri için kendi diktikleri kılıflara sokuyorlar. Gizlenmiş pisliklerini, görülmeyen duvarlar ardında yapınca hiç yapılmamış sayarak, her vakit alınlarını secdeye koymaya devam ediyorlar. Şeytan bile korkuyor onlardan, bu yüzden terk etti insanlığı; hem de Tanrı ile girdiği iddiayı yok sayarak.”

Cümleleri bitmişti, kalkarken ‘Tanrının Unutulmuş Çocukları’ kitabını bana uzatıp “umarım seversin” dedi ve avucuna kondurduğu öpücüğü bana üfleyip uzaklaştı.

Yolun hep aydınlık olsun kadın. Elindeki fener karanlık tarafına hep ışık tutsun…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s