#KadınBaşına Yeşim Cimcoz

#KadınBaşına söyleşilerinde bu yılın son şahane kadını sevgili Yeşim Cimcoz. O, bir sürü hayatı yaşamak için onları yazan; kendine bir kimlik sınırı çizmek istemediği için kimliksiz olan bir kadın. Kimliksiz kalarak, kendine her gün yeni biri olma hakkını veriyor. İçinde parça parça birçok kadın ve o kadınların hikayeleri var. Hayatın cebine doldurduklarından değil, yerlere döktüklerinden alıyor ilhamını, yazdıklarını ve anlattıklarını. Elinde ışıklı tabelasıyla, yazının iyileştirici gücünden yararlanmak isteyenlere yol gösteriyor Yazı Evi’nde. Yazı Evi’ne gelemeyenlere de Sanal Yazı Evi’nde. Kapısı herkese aralık, kocaman bir mekan kendisi. Yazının büyüsüne kapılan herkes için bir sandalyesi var. Her gün, camları kırık bir dolu hayat akıyor onun penceresinden. Seyrederken büyüyor, seyrettikçe gelişiyor, genişliyor. Hayatın kalbi, onun için hikayelerde atıyor. Ve o, hikayeleri her gün yeniden ve yeniden yazıyor…

Kendisi Yazarak Hafifleyin kitabında demiş ki; “…Yazı bizi çoğaltır, belki hiçbir zaman ulaşamayacağımız insanların evlerine gireriz yazdıklarımızla, onlarla baş başa kalır, derin sohbetler eder, birbirimizin yaşamlarına dokunuruz hiç tanışmadan daha. Yazmak büyülüdür, sadece yazan kişinin ruhuna değil, belki dünyanın öbür ucunda bir okurun da ruhuna bir pencere açar ve birlikte derin bir nefes aldırır, yalnızlığı alır götürür…Ben yazıya bir pencere açtım, sizi de beklerim.”

Not: Ne şanslıyım ki, bu yıl şahane kadınlarla birleşti yolum. Hayatıma geldikleri için hepsine bin teşekkür…Yeni yılda daha çok kadın hikayesiyle buluşsun yolum. El ele tutuşup kocaman bir halka oluşturalım 😊

Mot: Yeni yıl bir sürü hayal koysun çantanıza, hayaller sizi kendi hikayenizle buluştursun. Ve şans hep yanınızda olsun. Sevgiyle…

1-Yeşim Cimcoz kimdir? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Tanımlayamıyorum. Bu soru hep çok zor. Ben galiba hala bilmiyorum ve galiba bilmekte istemiyorum. Çünkü bir şeyi bildiğim zaman, onun bir adı oluyor ve olunca da, o ada takılıp kalıyorsun. Kendini o zannediyorsun. Çok defalar bir şey olduğumu zannettim. Mesela; anne. Bir oğlum var, 20 yaşında. Ben yıllarca onun annesiydim, hala annesiyim ama artık anne kimliğim değişti. O üniversitede, ben artık onun daha arkadaşı gibiyim. Tüm kimliklerimiz ya da kim olduğumuz ilişkilerimize çok bağlı. Birisiyle ilişkilendirerek kendimizi bir şey zannediyoruz. O şey gidince, o etikette gidiyor. Ben böyle kalmayı tercih ediyorum. Becerebiliyor muyum? Hayır, her zaman değil! O etiketlere bazen çok sıkı sıkı sarılıyorum. Kendimi o zannediyorum. Sonra küt diye bir tokat yiyorum. Diyorum; bu da değilmişim. Bu da bence hayatı biraz eğlenceli kılıyor. Her gün yeni birisi olma hakkım var. Çocukken de tiyatro yapmak isterdim, sahneye çıktığın zaman farklı insanları oynayabiliyorsun. Galiba ben; bir yaşama bir sürü yaşam sığdırmak istiyorum. Bunun yolu da kimliksiz kalmak belki de…

2-Nasıl bir çocuktunuz?

Çok konuşurdum. Hala da çok konuştuğum söyleniyor. Annem 25 kuruş verirmiş, 10 dakika susayım diye. Dedem kurgum var numarası yapıp kurgum bitti dermiş. Meraklıydım bir de. Uydurmasyonlarım çoktu. Ablamla oyun oynarken oyunları uydururdum, o da çok kızardı. Kendi kendimle konuşurdum. Bir yere giderken kimle ne konuşurum, nasıl konuşurum hepsini kurgulardım kafamda. Annem, bana maymun iştahlı derdi. Bir şeye başlar sonra yarım bırakırdım. Bir de ikizler burcuyum. 😊 Bu maymun iştahlı etiketimi, üzerime çok yapıştırmıştım ama sonra anladım ki; meraklı ve çok yönlüymüşüm. Ve adı da ‘maymun iştahlı’ değilmiş.

Genelde neşeli, eğlenmeyi seven ve çok çalışkan bir çocuktum. Okulu severdim, defterlerimi severdim, kalemlerimi, kitaplarımı, kitap kokusunu severdim. Kütüphanede saatler geçirebilirdim. Hem içime kapanık hem de bir o kadar dışa dönüktüm.

3- Yazma yolculuğundan başlayalım. Nasıl başladı bu yolculuk, Yazı Evi’ne nasıl ulaştı?

Kafamda kurguladığım hikayelerle başladı sanıyorum. Hepsi demin söylediğim şeyden başlıyor aslında. Tek bir hayatı yaşamak değil de, bir sürü hayatı yaşamak istedim. O bir sürü hayatı yaşamanın yolu da, onları yazmaktı. Bunun için belki, bir romanı bitirmekte zorlanıyorum, yazarken. Zorlanıyorum, çünkü; bir sürü parça parça hayat var içimde. Onları yazmak derdim oluyor. İlk hatırladığım bir şiir yazmışım, o elimde duruyor hala. 79 yılında, lisede. Okul bittikten sonra, koridorların boşluğuyla ile ilgili bir şiir. Bütün çocuklar gitmiş, sadece yerleri silen adam var. Ve öğretmenim çok beğenmiş, not yazmış üzerine. Herhalde orada başlamış, şiir çekmiş beni. İnsanın fark etmediği travmaları oluyor, onlarla baş edebildiği zaman onları travma olarak görmüyor. Bir de bariz travmalar değilse, travma olarak adlandıramıyorsun, ayıp oluyor ona travma demek. Halbuki; içinde yaşıyorken, sen onunla mücadele edip hayatta kalmayı öğrendiğin için, sana yerleşmiyor ya da gömüyorsun. Onun için muhtemelen şiir beni önce çekmiş Mesela, Emily Dickinson şiirlerine bayılırdım üniversitede, çünkü ölümle ilgili yazıyordu. Kayıp duygusu çok baskındır bende. Nedeni de bilmiyorum. Hep kayıpları yazmak, geri dönülmez yolları yazmak, verilen kararlardan vazgeçememek…Ben de bir şey var demek ki, ben hep bunları irdelemişim. Şiirlerimde de bu var. Ve ben şiir yazan birisi değilim. Şiir eğitimi aldım ama hatırlamıyorum.

Yolculuğa dönersem; üniversitede işletme okumaya başladım. Babam işletme oku demişti. Bölüm başkanı dedi ki, “kalacaksın sınıfta, başka bölüme geç”. Sonra ekonomiye geçtim, yine babam demişti. Onu da yapamadım. En sonunda edebiyata geçtim. Amerika’da yaratıcı yazarlık okudum. Ben girdim edebiyata ve benim için olay bitti. İşte dedim ‘yerimi buldum’. Mezun olan herkes Newyork’a gidiyordu yazmak için, oraya gitseydim ölüm ilanları yazarak başlayacaktım yazarlığa. Şimdi düşünüyorum da çok eğlenceli olurmuş ama o gün istediğim o değildi. Türkiye’ye geldim. Bilkent Üniversite’sinde master yaptım, dil eğitimi üzerine. Sonra Bilgi Üniversite’sinin İngilizce Hazırlık Okulu’nu kurdum. Şirketlere müzakere eğitimleri verdim. Yeditepe Üniversite’sinde yaratıcı yazarlık dersleri verdim. Tercüme dersi verdim. O arada reikiler, eftler, geçmiş yaşam terapilerine biraz takıldım. Ofis açtım, şifa çalışmaları yaptım. Böyle 5-6 yıl geçti. Bir yandan İngilizce dersleri de verdim. Derken, Reiki hocamın eşi İngilizce bir roman yazıyordu. Ona yardım etmemi istedi ve onunla açıldı bu yol, ona yazarlık eğitimi vererek. Ve bu konuda ona hep şükran duyarım. O andan sonra ‘ben bu işi yapabiliyorum galiba’ dedim.

Sonra… Şifa çalışmaları yapmaktan çok sıkılmıştım. İnsanlar acılarını getirip koyuyorlar, kendileri hiçbir efor sarf etmeden, sen onları iyileştir istiyorlardı. Bir de birazcık o spritüal dünyanın, belli bir şekilde sınırsızlaştırdığını düşünüyordum insanı. Ama olumsuz bir şekilde. Biz insan olarak belli sınırlarımızı oluşturmamız lazım ki, bu dünyada fonksiyonel olalım. Aşırı spritüal şeylere girdiğin zaman, fonksiyonelliğin kayboluyor. Her şey okeyse, ben hiç korunamıyorum. Her şey okeyse odaklanamıyorum. Hal böyle olunca; biraz daha yazıya odaklanayım dedim. Ve bir cesaret gösterip kendime bir ofis tuttum. Kapısına -Yeşim Cimcoz Yazı Evi- tabelasını astım. Bunu kendim için yaptım. Sen dedim ‘kendi bir koy ortaya!.’ O gün başlayan yolculuk, hala devam ediyor.

4- Yazı Evi’nin hedefleri nelerdi, neler yaptı? Ve size ne kattı?

Yazı Evi’nin açılırken ilk amacı: Ben yazacağım, benim gibi yazmak isteyen insanlar da varsa gelsin.

Kendi atölye derslerimi orada verecektim. Ama bazı insanlar geliyor dersime, onlar da hoca olabilecek alt yapıya sahip. Öyle olunca onlara dedim ki; sen de ders vermek ister misin burada? Ve böyle böyle, hiç plansız gelişti. Sekiz yıldır var ama ben geçen sene bir iş kurmuş olduğumu fark ettim. Bir iş olduğunu fark ettim ve onunla mücadele ediyorum. Sanat ve ticaret arasındaki dengeyle.

Yazı evi bana ne kattı? Bir kere kadınlarla çalıştığımı fark ettirdi bana. Diğer hocaların derslerine erkekler kayıt yaptırıyorlar, bana kayıt yaptırmıyorlar. Ve ben kadınlarla çalışmanın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu fark ettim. Yazı Evi’ne öğrencim olarak gelipte, benim arkadaşım olan çok insan var. Bana ne kattı çok büyük bir soru. Çok şey kattı. Büyüttü beni, geliştirdi. Sığınma yeri yaptı bana. Ben onlara sığındım, onlar bana sığındıklarını düşünürken. Derdimi dinlediler, ben onları dinliyorum zannederken. Bana, bende olduğunu fark etmediğim becerileri ve yetenekleri gösterdi Yazı Evi.

5- Sanal Yazı Evi nasıl çıktı ortaya? Katılımcılar orada ne gibi çalışmalar yapıyorlar?

Sanal Yazı Evi, Yazı Evi’nden çok önce vardı bende. İngilizce yazmak istiyorum ve ancak yurtdışında böyle bir imkân bulabiliyordum. Email üzerinden İngilizce Yazarlık Dersleri Atölyelerine katılıyordum. Bunu dedim ben Türkiye’de yapayım. 2014 yılında Sanal Yazı Evi açıldı.

Hedefi şu: İstanbul’ da olsun – çünkü burası da kocaman bir şehir- yurtdışı olsun, Türkiye’nin neresinde olursa olsun, herkes gelip bir atölyeye katılamıyor. Kadınların çocukları var, kocaları var, evleri var, yapılacak işleri var. Her kadının, ben yazı atölyesine gidiyorum diyerek kocasından para alması çok zor. Çünkü, eşlerin hepsi çok anlayışlı değil. Anlayışlı olsa bile, bu kez kadının bunu ispatlama derdi başlıyor, hemen bir şey üretmem lazım derdine düşüyor. Sanal Yazı Evi; hem bu kadınlara, hem parasını kendi kazanan ama vakti olmayan kadınlara, hem çocuğu küçük ama yazma tutkusundan vazgeçmeyen kadınlara, hem de sosyalleşemeyen kadınlara ayda 80 Liraya yazma konusunda her imkanı sağlıyor. Sanal Yazı Evi bir atölye. Alıştırmalar var, malzemeyi koyuyorum, onlar o malzemeden bir şey yapıyorlar. O yaptıkları şeyi gösterdiklerinde diyorum ki; şurasını şöyle yap, burasını şöyle yap. İnternet üzerinden olduğu için ulaşması, ulaşımı kolay. Yazıyorlar ve bir bölümümüz var isteyenlerin yazısını blogta yayınlıyoruz. Ama biz yayınlanma kısmında hiç değiliz. Biz, yazının sadece iyi geldiği için yapıldığı bir yeriz. Ne terapi amaçlı, ne de yayınlanma amaçlı.

6-Tabiki kitaplarınız. Biraz onlardan konuşalım mı?

Benim bütün kitaplarım plansız çıktı. İlk kitap; bir sistem anlattığımı fark etmemle çıktı ortaya. Kendi deneyimlediğim alıştırmalar vardı. Dedim ki, ben bunları derleyeyim ve bir kitap yapayım ama neden dediğim ile ilgili hiçbir fikrim yok.  Sonra bir arkadaşım bunu ben yayınlayayım dedi. Oradan çıktı. Ancak şirket sonraki süreçte ayakta kalamadı ve kitap öyle bir kaldı. 2004 çıkmıştı ilk, bir şifa kitabıydı. Adı; YAZARAK HAFİFLEYİN idi ve kapağında çıplak periye benzer bir çizim vardı, bu yüzden herkes onu diyet kitabı zannetti. Sonra kapağını, içeriğini düzenledik. Başka bir yayınevinden 2014 ‘te yeniden çıktı.

Sonra arkasından, benim çok katlı pazarlama işi yaptığım bir dönem var. Manyetik ürünler sattığım bir dönemdi. O dönemde öğrendiğim, insanları eğitmen üzerine yazdığım küçük yazılar vardı. Eğitmek derken; ruhunu eğitmek üzere. Onları derledim. O da ŞİFAYI BEKLERKEN diye bir kitap oldu.

Son kitabın da hikayesi şu: Ben dört buçuk yıl psikanalize gittim. Çünkü, çok yoruluyordum. Her şeyi kontrol etme eğilimim olduğunu fark etmiş ve bununla kendim baş edemeyeceğimi anlamıştım. Çocukken yaptığım kurgular, büyüdükçe kontrol etme isteğine dönüşmüş içimde. Mesela; sen mutsuz musun, seni mutlu etmem gerek. Yani kendimden çok, dışarıyı kontrol etme derdindeydim. Çok zor oldu benim için; yardım eden bir insandan, yardım alan insana dönmek. O dönemde kendime, her gün bir altı dakika yazısı yazacağım demiştim. Yazıyor ve bloğa koyuyordum. Okuyanlar dedi ki; kitap yap bunları. Hepsini yere serdim aralarında dolaşıp bu bununla, bu bununla diye diye, tamamen sezgisel olarak, içlerinden 180 tanesini seçtim. Sonra onlara baktım ki, bir giriş bölümü yazmışım, sonra heyecan- ki bu ilk gelişlerden duyulan-, üçüncü bölüm; içimizdekileri varsayarak değersizleştirmeye başlamamız, son bölümde de yaşlılığı yani kendi yaşlılığımı, bir yaşanmışlık olarak tatlı bir şekilde içinde kalması olarak derlediğimi fark ettim. O kitapta HEPSİ 6 DK. ismiyle çıktı. Bu kitapla ilgili çok taktir ettiğim bir kadın okuyucumun yorumunu söylemek istiyorum. Dedi ki; “Yeşim Hanım kitabınızı aldım, yatağımın yanına koydum. Birkaç sayfasına baktım, aman bu nasıl kitap diyerek bıraktım. Dün akşam yeniden okudum. Siz beni yazmışsınız. Bu bir kadın kitabı, benim bütün kadın hallerimi yazmışsınız o kitaba”. Bu yorum beni çok ağlattı. Bu yorum benim için çok değerliydi, her şeye değdiğimi ve değdiğini hissettirdi.

Okuyucumun en sevdiği; Yazarak Hafifleyin kitabı, benim en sevdiğim Hepsi 6 Dk kitabı oldu. Şifayı Beklerken ortanca çocuk muamelesi gördü😊

Artık kitaplarımı bir yayınevinden çıkarmıyorum. Bir yayınevi tarafından seçilmek, beğenilmek istemiyorum. Zaten kitaplarımı en çok ben satıyorum. Satıyorum derken; satın alıyorum ve atölye çalışmalarına gelenlere hediye ediyorum. Kitaplardan para kazanma amacım hiç olmadı. Amacım, gerçekten çok insana ulaşmaktı. Şimdi yazardandirekt diye bir yayınevi var. E-kitap basıyorlar. Ben onlarla çalışmaya karar verdim. Diğer kitaplarımı ve yeni yazdığım kitabı okuyucular e-kitap olarak okuyabilecekler. Ayrıca yayınevi, kitabı basılı olarak isteyenlere, ücret karşılığında digital baskı yaparak adrese gönderiyor. Yazardandirekt bana kitabımı 5 Lira’ya satma hakkı veriyor. Çünkü ben, kitabımı 15 Lira’ya satmak istemiyorum. Ama 5 Lira’ya satabilmem ancak e-kitap formatıyla mümkün. Ben insanlara kendi kitaplarını lanse etmenin ayıp olmadığını anlatmak istiyorum. Babam hep “o kapıyı nasıl açık tuttuğun önemli değil, o kapıyı açık tut ama insanlara içeri girdikten sonra iyi bir şey ver” derdi. O kapıyı açık tutmak, içeriye gelen herkese iyi bir şey vermek derdim.

7-“Bu ülkede kadın olmak…”cümlesini nasıl tamamlarsınız?

Çok siyasi görüşü olan bir insan değilim. Din inancı kendine ait bir insanım. Karışık bir insanım. Hayatım İngiltere, Amerika, Nijerya ve Türkiye’de geçtiği için kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Her ülkede de kadını gördüm. Ben kadın olmayı, bu ülke diye ayıramıyorum. Kadın olmak zor. Amerika’da kadın olmak kolaymış gibi gözüküyor. Daha çok hakları varmış gibi gözüküyor. Ben öyle olduğuna inanmıyorum. Orada maskeler daha güzel, mesafeler daha uzak, farkındalığımız daha düşük. Kadın her yerde aynı. Bir yerde kadınlarla sohbet etmeye başladığında, senden farklı olmadığını görebiliyorsun. Mesele aynı mesele. Kadınlık niye zor bana göre. Bir kere doğuruyorsun, çocuk doğurduğunda kimliğin değişiyor. Doğurmazsan ya da doğuramazsan bu kez de eksik hissediyorsun. Senin karar vermen gereken bir fonksiyonun var ve bu çok yorucu bir şey. Hangisini seçersen, diğerini merak edeceksin ve bir de merak etmiyorum demek zorundasın. Çocuk doğuruyorsun, acaba bu çocuğu hiç doğurmasaydım hayatım nasıl olurdu dediğin zaman, ayıplanıyorsun. Kadın bir cinsel obje, dünyanın her yerinde. Türkiye kadınları için söyleyeceğim küçük bir şey var. Küçümseme olarak algılanmasın ama biz; bu ülkenin kadınları, daha ağlak olmaya alışık olduğumuz için, bunu daha ağır yaşadığımızı düşünüyorum. Yani, hikayeler geliyor önüme her gün, başka başka kalemlerden dökülen. Hikâyeler kadına yapılan zulümle ilgili. Okuyorum, o kadar çok okudum ki bu öyküleri. Öykü çok güzel, diyorum ki çözümü ne? Bir umut ışığı yok. Oya Baydar bir söyleşisinde “umut veremeyeceksen okura, yazma” diyor. Çok hoşuma gitti bu cümle. İşte bu dedim. Umut vermek demek, sonunu lay lay loma bağlamak değil. Sen bana kocasından her gün dayak yiyen bir kadın yazıyorsan, bu kadının çıkışını da yazamaz mısın? Ama yok çıkışı yazamıyoruz. Çünkü biz, orada kalmayı seviyoruz. Çıkışını yazmamız lazım ki, ışık olsun. Biz de sadece arabesk enerji var.

Margaret Atwood’ un Damızlık Kızın Öyküsü kitabı var. Şimdi Blu Tv ‘ de dizisi yapıldı hatta. O kitap öyle ağır ki, iç kanırtıyor kadınlık konusunda. Distopik ve Amerika’da geçen bir kitap. Doğurganlığın azaldığı ve doğurgan olanların toplandığı bir dönemi anlatıyor. Konusu, düpedüz devlet onaylı tecavüz. Dizisi yapılırken yazarın kendisinden istiyorlar diziyi yazmasını. Yazara soruyorlar, “Nasıl uydurdunuz bunları?” diye. Diyor ki; “Ne uydurması. Sen hiç mi gazete okumuyorsun? Dünyaya bakın, Dünya bu. Orada yazdığım her şey, şu anda oluyor. Ben sadece bunu Amerika’ya koyduğum için siz şaşırıyorsunuz” Yani, kadın meselesi her yerde aynı…

8-Size göre şifa ne demek? Ve hayatta sizi ne besler?

Sürekli devam eden, hiç bitmeyen bir şey. Radyonun ince ayarını yapmak gibi bir şey. Hayat sürekli doğru yerden kayan bir radyo istasyonu gibi, Şifa da; onun ince ayarını yapmak. Tedavi değil bu. Çünkü, o radyoyu ben bakıma götürebilirim, içini sökerler, ayarını yaparlar. Belki onların bilmediği bir sebepten kayıyordur radyonun ayarı, ya da belki de benim yaptığım bir hamleden dolayı kayıyordur, onu düzeltemezler. Onlar makineyi toparlar ama ben düğmeyi çeviren kişi olarak, yeniden bozabilirim. Şifa kendi yaptığın bir şeydir. Bu yüzden ben, o kadar hoyrat çevirmemeyi öğrenmeliyim düğmeyi.

Beni ne besler? Başkalarının ihtiyaçları çok besledi yıllarca. Acı besledi. Acıyı gördüğüm yerde, silip süpürmek, iyileştirmek istiyordum onu. Şimdi şimdi onlar azalıyor. Artık doğa çok besliyor. Bir ağaca bakmak mesela. Spritüal konular besliyor. Aslında her şey besliyor beni. Ne beslemiyor onu söylemeliyim belki de. Evet beni sonsuz şikayetler köreltiyor. Hep şikayet edip, çözümsüz davranan insanlar beni çileden çıkartıyor. Enerjimi tüketiyor. “Hayat ne kadar boktan” diye başlayan insanlara tahammül edemiyorum. Değer bilmeyen insanlar da aynı hissi uyandırıyor. Bunların tersi her şey beni besliyor. Hikayeler ve de. Onlar beni inanılmaz besliyor. Analiz yapmak, parçaları bütünleştirmek beni çok eğlendiriyor. Sen oradan, buradan bir şeyler anlatıyorsun. Ben onu oradan alıyor, bunu buradan alıyor, bir hikaye oluşturuyorum kafamda. Ve bundan çok heyecan duyuyorum.

9-Zaman sizin için ne ifade ediyor?

Geçmiş yaşam terapisi eğitimi aldım, reenkarnasyona inandığım dönemler vardı. Fakat o dönemlerde şunu anladım. Zaman manyak bir şey. Ne olduğunu bilmiyoruz. Bugünün Perşembe olduğunu kim söylüyor. Biz! Biz bugüne Perşembe dedik. Kendi yarattığımız zaman çerçevelerine sıkıştırdık kendimizi, sıkıştığımız yerde de mızıklanıyoruz. Zaman bükmeye hayranım. Roman yazarken zamanı bükebiliyorsun. 230 sayfalık kitap bir insanın belki 5-6 saati alır. Sen, o 5-6 saate ömür sığdırıyorsun. Zamanı büküyorsun demektir bu. Bence muhteşem bir duygu. Bir de benim için Sanal Yazı Evi’ de zamanı bükmek. Çünkü, ben her ay ortalama 10 saat çalışıyorum. Paketi oluşturmak, yorumları yazmak o kadar saatimi alıyor. Ama normalde Yazı Evi’nde ders vererek harcadığım zamanda 10 kişiye, Sanal Yazı Evi’nde 1000 kişiye ulaşıyorum. Zamanı böylece büküyorum. Ve bu bana çok eğlenceli geliyor.

9-Hayatın dalgalı dönemlerini nasıl atlatırsınız?

Eskiden saldırarak atlatmaya çalışırdım. Dalgalanıyorsa kontrol etmek isterdim. Bütün dalgaları bastırmaya çalışırdım. Bununla ilgili komik bir şey söylemek isterim. Bir yazı alıştırması vermiştim öğrencilerime. Çocukken en sevdiğiniz çocuk hikayesi neydi diye. Oradan meselemizi bulacaktık hayatla ilgili. Benim en sevdiğim hikaye; ismini bile hatırlamadığım, Hollanda’ da geçen, bir çocuğun barajda gördüğü bir deliğe parmağını sokarak durdurmaya çalışması ile ilgiliydi. Barajın her yeri delik ve çocuk sürekli kapatmaya çalışıyordu delikleri, kasaba su altında kalmasın diye. Benim çocukken en sevdiğim hikaye buysa, travmamı görebiliyor musun? Hayatın dalgalandığı dönemlerde, o delikleri kapatmak için müthiş bir mücadele verdiğimi fark ettim. Terapiden sonra- ki çok iyi geldi terapi bana- dalgalanan dönemlerde durmayı öğrendim. Bir şey dalgalanıyorsa, hayat diyorum. Hayat bu, dalgalanır. Dalgalanmayacak varsaymak çok saçma. Bunlara hazırlıksız yakalanmakta çok saçma. Dalgalanacağını kabul edersen, dalgalandığında korkmazsın. Bundan korku duyma sebebimiz, olmayacağını varsaydığımız içindir. Ben öbür uçtaydım, dalgalanacağına çok inanıyordum ve gelince beni yok edecek diyordum. Bu da öbür uç. Her şeyin dalgalanma ihtimali olduğunu da düşünmek çok saçma. Hayatın bir ritmi var. Yonca arkadaşım bunun için “işte hayatın kalp atışı” demişti. Evet hayat kalp atışı gibi. Düz çizgi ölüm zaten. İnmeli ve çıkmalı yaşam için. Onun için duruyorum. Ne yapabileceğimi görüyorum. Yapabildiklerimi yapıyorum, yapamadıklarımı bırakıyorum. Bir de her şeyi ben yapmak zorunda olmadığımı fark ettim. Dalgalanıyorken sadece bana dalgalanmıyor. Başkaları da var orada. Onlar da o dalganın ucundan tutmak zorunda.

+1- Okuyucuların aklında kalmasını istediğiniz bir son cümle alabilir miyim sizden?

Gillie Bolton ‘dan Yazı Terapisti kendisi. Hapishanelerde, hastanelerde yazı terapisi yaptırıyor. Çok travmatik bir geçmişten geliyor. Onun bir cümlesi beni vurmuştu; “Ben her gün hayatın getirdiği sosyo-ekonomik ve politik değişimlerle, kendini yeniden yazan bir öyküyüm.”  Bu cümle bana hem kabul, hem de özgürlük veriyor.

Sevgilerimle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s