dünyanın sesini sonuna kadar kıstım!

27880273_1466380090158222_1027125099372740608_n
Çizerin adını bulamadım 😦 bin özür

Bazı insanların yarası aklında olur. Onu, gözlerinin arasına koyar, onunla hayata bakar. O yarayla uyanır, onunla sofrasına oturur yemeğini yer, onunla rakısının son yudumunu içer, onunla rüya görür, onunla sevişir. Aklının içinde bir ses durmadan konuşur, bağırır, azarlar, suçlar… Aklının içinde bir şey hep başka bir ihtimali düşünür, hep başka sonlar yazar hikâyeye. Aynı anının fotoğrafı, hep başka bir demiri, hep bir öncekinden daha fazla ısıtarak ve hep daha fazla bastırarak yara eder aklını.  

Çünkü insan, el yordamıyla hep en acıyan yerini bulur.

Kısa anlatılan uzun hayatları dinliyorum, masanın hep aynı tarafında. Gölgelerini sırları gibi karanlıkta saklayarak yaşıyorlar onlar. O hayatlara dokunuyorum ben, yıkık dökük yerlerinin içinden geçiyorum, tadilat yapılmış yerlerine tutunuyorum. Ve o kadın oluyorum bir süre, içimden geçenlerle yarışıyorum, sonra bu hayatlar için bir gün daha fazlasını yapacağıma inanarak başka bir hayatın ardına düşüyorum.  

Hadi kapat gözlerini, sana yeni bir hikaye anlatıyorum!…

Zamansız, isimsiz ve mekânsız

“Dünyanın sesini sonuna kadar kıstım!

Çünkü insanların sadece konuşurken namuslu olmasına artık tahammül edemiyorum. Her şeyi biliyorlar, her şeyi çok biliyorlar, hadleri dışında her şeyi. Uzun süre dinledim insan sesini, taşa döndüm, kuma döndüm, toza döndüm. İçimdeki yara, toprağı iki yana kazıp beni içine soktu, ben susun diyemedim. Sonunda bir kürek aldım elime, kendi üzerime toprak attım, kelime kelime kıstım.  İnsan sesi, sadece müzik eşliğinde güzel, artık sadece onu duyuyorum.

Benim sıradan bir hayatım vardı oysa. Eskiden. Üzerime ağır kaderler çökmemişken.

Ben küçük bir kasabada doğmuş, oranın şartlarına göre yaşamış ve sıradan bir evlilik yapmıştım, orada yaşayan her kadın gibi. Kime evet dediğinize dikkat edin! O evet; hayatınızın altını üstüne çevirip sizi de altında bırakabilir. Benim hikâyem böyle başladı işte o ‘evet’le…

Alelacele bir karardı benimkisi. Gönlüme düşen aşkın hayal kırıklığıyla, ilk gelen görücüye ‘Tamam!’ demiştim. Kısa bir zaman sonra evlendik. Daha ilk sabah yanımda yatan adama uzun uzun bakmış ve hayatımın bundan sonrası için kaygılanmıştım. ‘Büyük bir hata yaptım.’ demiştim kendi kendime. Ama yüzünde ne vardı da beni böyle kaygılandırmıştı bilmiyorum. İçimde bir his vardı, yanlış yapmışlık hissi. Aradan çok değil birkaç ay geçti anlamam için,  aslında nasıl bir uçurumun kenarında yürümeye başladığımı. Önce çalışmamaya başladı, çalışamamasına bahaneler uydurarak. Sonra ara sıra içmeye başladı. Ara sıra başlayıp bunu sürekli artırdı. İçmek onu o kadar değiştiriyordu ki, her defasında başka bir kimliğe bürünüyordu. Bazen bir cani, bazen bir sapık, bazen bir çocuk, bazen bir zavallı. Ben git gide daha çok korkmaya başladım ondan. Her akşam daha fazla sindim köşeme, her gece bir önceki geceden daha çok ağladım. Hele geceler… O geceler ve o hiç bilmediğim sapkınca sevişmeler. Sevişirken çocuk gibi konuşmamı istemesi, üzerime işemesi, gözlerimi ellerimi bağlayıp döve döve becermesi ve buna benzer niceleri. Bir kâbusun içinde olup uyanmayı isteyip bir türlü uyanamamaktı benim yatak odam. Kimseye bir şey diyemiyor, her gün daha fazla susuyordum. Bu nasıl bitecekti ki bir rezillik çıkmadan? Her sabah aynı soruyla uyanıyordum. Bu kâbus nasıl bitecek? Hayat bana hiçbir hikâyenin başladığı yerde bitmeyeceğini gösterdi zamanla, o ayrı…

Onda sadece benim ve çocukların hissettiği bir gariplik vardı. Mahalledeki her çocuk ondan bir şekilde kaçıyor, onu sevmiyor hatta ondan korkuyordu. Ama konu komşu da ona bayılıyordu. Çünkü kimin bir şeye ihtiyacı olsa o, iyilik maskesini hemen yüzüne geçirir, hemen ne gerekiyorsa yapardı. Hem de insanların duymak istediği her şeyi söyleyerek. Yani ben, ‘Bu adam manyak.’ desem, ‘Hayatı bana zindan ediyor.’ desem, ‘Bunun içinde başka bir adam var.’ desem, bir Allah’ın kulunu inandıramazdım. Neyse…

Bir sabah akrabalardan birinin cenazesine gitmiştim. Bizim oralarda cenaze işi hemen bitmez, bin tane ritüeli vardır. Gömdükten sonra eve de dönülmez, çünkü yas evi boş bırakılmaz. Ne tesadüf ki, o gün benim komşudan aldığım borç parayı, acilen kadına vermem gerekmişti. Acele eve döndüm, hemen parayı alıp, kadına verip, cenaze evine dönecektim. Kapıyı açtım, gayri ihtiyari yan odaya baktım. Aman Allah’ım elleri arkasından bağlı küçük bir kız çocuğu, dizlerinin üzerinde durmuş, gözleri korkudan büyümüş, o küçücük gözleriyle ‘Beni kurtar!’ der gibi bana bakıyor. Şimdi bile sana söylerken sahne tekrar tekrar gözlerimin önünden, içime doğru yürüyor. O an bedenim, aklım, ruhum ayrıldı birbirinden. Sonrasında yaptıklarımı tam olarak hatırlayamıyorum. Cinnet hali… Çığlık attım galiba, bağırarak dışarı çıkıp çığlık atmaya devam ettim. Sonrası kalabalık, küfür, dayak… Tek görüntü bu aklımda olan ve polis arabası. Sonrası tam hak ettiği gibi oldu. Hapse girmesi, orda onu bir götü sikliye çevirmeleri, en sonunda da o lanet cesedinin bir sokak hayvanı gibi gömülmesi. Ona hapiste yapıldığını duyduğumuz şeyler ya da geberip gitmesi, o çocuğun kalan hayatında neyi değiştirebilir ki? Hiç! Ölüm ona, kurtuluş gibi oldu hatta. Hâlbuki biraz daha yaşayıp kendi cehenneminin tadına varmalıydı.

O küçük kız sustu biliyor musun? Ona yapılan şeyin korkusu-ki hiç kimse neler yaşadı ya da neler yaşamıştı öğrenemedi-belki utancı susturdu onu, bir daha hiç çocuk kahkahası atamadan, sokakta hiç kan ter içinde oynayamadan, hiç çocuk olamadan sustu. Ailesi onun suskun bedenini de alarak kaçtı kasabadan. Beni geride hiç susmayan insanların içinde bırakarak. O kadar çok konuşuldu, öyle şeyler söylendi öyle yalanlarla süslendi ki, söylenenler yaşananlardan ağır oldu. Hep konuştular, o kelimeler kimin canını yakıyor diye hiç düşünmeden, hadlerini bilmeden konuştular, konuştular, konuştular…

Ben de bir gece yanağımı otobüs camına yaslayıp herkesi geride bırakarak kaçtım kasabadan. Gözlerimin ardındaki kirli sahneleri bir bavula tıkıştırarak kaçtım. Yıllar geçti üzerinden ama sorular, yanıtsız sorular, hiç bitmeyen sorular içimde bir yerden her gece bana sesleniyorlar. Kim bilir o küçük kıza ben görene kadar neler yapmıştı? Daha önceden de olmuş muydu? Ya da başka çocuklar var mıydı? Ben nasıl hiçbir şey fark etmemiştim? Neden bağırmak yerine elime bir bıçak alıp sikini kesmemiştim? O kız hâlâ susuyor muydu? Acaba kaç çocuk böyle susuyor, böyle korkuyordu? Allah’ım ölüyorum, Allah’ım çürüyorum.”

Eğer öldükten sonra cehenneme düşeceksek, bu saçımızın görünmesi kadar basit bir sebepten olmayacak biliyorum. Kötülük, dipsiz kuyu. Siz zannediyorsunuz ki; çocukların çığlığı hep başka evlerden yükselecek. Ağıtlar hep başka evlerde yakılacak. O çocuk hep başkasının çocuğu olacak. 

“Düşümde bir kelebek görüyorum, ya o kelebekte düşünde beni görüyorsa.” dedi kalkarken, gözlerinde biriktirdiği gözyaşının birazını masanın üzerinde bana bırakarak. 

Not; uzun zamandır bir çocuk vakfında çalışıyor bu kadın. Hayatını, hayata şansıyla gelememiş çocuklara adamış, onların yarasını, kendi yarasının üzerine bastırarak, o yaraları sevgiyle iyileştirebilmeyi umarak yaşıyor.  

Tutabildiği her küçük el için, ona minnetle! 

Çocuk susar, sen susma!

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s