zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim!

rQ50xWsZ
amazing art by @https://www.instagram.com/laura.martinet/

Aslında hepimiz biliyoruz yolu nerede değiştirdiğimizi. Neye yenildiğimizi, kimde çuvalladığımızı, ne zaman yanlış yataklarda uyuduğumuzu, hangi ihaneti hangi cümlenin içine sakladığımızı biliyoruz. Çünkü hepimizin kendi eşiğinden atladığı bir duygu var hayatta. Kaderi aşağılamak bazen iyi gelir insane, bazen de hiçbir tecrübe bizi ıslah da etmez, iflah da. Gerisi hayatla atılan yeni zarlara kalmıştır. Yeni bir hayatı dinlemek için yavaşça kapatıyorum gözlerimi. Hadi! sen de kapat, o anlatsın, biz dinleyelim…
“ ‘Zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim!*’ Bu şarkıyı bilir misin?  ‘İnsanın kendini önemsememesi, kendisinin kiralık katilidir.’ der bir yerinde, müthiştir sözleri. Uzun uzun acı çeker o da anlatırken, tıpkı benim gibi.
Şimdi sana bir hikâye anlatacağım. Ama aslında sana değil bu anlatılan… Benim yüksek sesle konuşmaya ihtiyacım var, kendimi kendime göstermeye belki de bunu başka nasıl yapabilirim ki?
Her şey, uzun zaman önce, arkadaşıma ait olan bir kaleme sahip olma isteğimle, başladı. Çok büyük ya da çok küçük değildim ama o kalem benim hayatımı yeniden yazacaktı. Rüyalarıma girecek kadar istiyordum o boktan kalemi. Onu satın almak istemiyordum, ‘onun kalemini’ istiyordum. Sonunda çaldım o kalemi, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi, o an duyduğum heyecan bana verilecek tüm cezalara değerdi. Arkadaşım kaleminin kaybolmasını pek umursamadı bile, kimse benden şüphelenmedi. Sonra… Sonrası defalarca hissedilen yeni kalp atışlarıyla devam etti.Hep daha fazla heyecan duyacağım başka hırsızlıklar yapmaya başladım ve hepsinde de ayrı bir doyum noktasına ulaştım. Ellerimi çalmak için uzatıyor, titreme ve terleme yaşıyor sonra, çaldığım her neyse onu alıp çöpe atıyordum. Kendimi kontrol edemiyordum, yaptığım şeylere inanamıyordum ve çaldığım hiçbir eşyayı kullanmıyordum, zaten ihtiyacım da yoktu. İhtiyacım olan tek şey ‘çalmak’tı. Tecrübe ettiğim her neyse bir daha aynı şekilde karşıma çıkmıyordu. Bu da bende, galiba daha fazla bağımlılığa sebep oldu.
Böyle devam edersem yakında delireceğimi düşünüyordum sürekli. Aklımı git gide daha fazla kirleten bir zehre âşık olmuştum. Zehrin vücuduma yayıldığını biliyor ama bundan acayip zevk duyuyordum. Bir kere kirlendi mi kıyafetin, sonrasındaki tüm lekeler ilk lekenin iknasında kayboluyordu gerçekten. Bende de öyle oldu. Yaptıklarım, umursamadığım küçük şımarıklıklara dönüştü.
O yıl, yani ben 17 yaşındayken, intihar etti annem. Ruhu hasta oldu, demişlerdi ölümünün ardından. Biz simbiyotik gibiydik, nasıl bana hissettirmeden hasta olmuştu ki o ruh?… Her sabah, en çok beni sevdiğini söylerdi oysa, ama onu yaşatmaya yetmemişti demek ki bu sevgi, vazgeçmişti benden. İçimdeki yas, tüm duyu organlarımı tıkamıştı sanki, hiçbir şey hissetmiyordum. Aylar sürdü yeniden konuşabilmem, yiyebilmem, gülebilmem hatta yeniden okula gidebilmem!. Hayatın bir miladı varsa benimki annemin ölümü olabilirdi ancak. Çünkü ondan sonra kendimi öyle sevmeye başladım ki, benden başka hiçbir şeyi ya da hiç kimseyi sevemeyecek kadar bağlandım kendime. Tutkuyla… Kendi gözümde kusursuzlaştım.
Böylece çalmaya duyduğum ihtiyaç azalmaya başladı. Zamanın döngüsünde geride bırakmıştım onu, tıpkı çocukluğumu geride bıraktığım gibi. Zaten o kadar kendimle meşguldüm ki etrafımdaki hiçbir şey çalınmaya değer gelmiyordu artık. Ta ki en yakın arkadaşımın sevgilisi karşıma çıkıncaya kadar. Eskiden duyduğum tüm içgıcıklayıcı sesleri yeniden duymaya başladım. Geceleri uyuyamıyordum. Aklım sadece onun benim olması konusuna eriyordu sanki. İçimde aşka dair hiçbir duygu hissetmeden, onu delice istiyordum. Benim ruhumun da hasta olduğuna o gecelerde karar verdim aslında. Biliyordum genetik bir şeydi ve bana da annemden miras kalmıştı. Nasıl ki gözlerini kapattığında etraftaki pislikten saklanmış olmazsın, sadece artık görmüyorsundur; ben de bu hasta halime gözlerimi kapattım. Duymadım içsesimin bana nasıl seslendiğini ya da ne dediğini.  O adama dokunmak istiyordum, etim vücudunun altında titresin istiyordum, kolunu sardığı yerde kıpırtısız yatmak istiyordum. Belki hepsi bu kadardı, bilmiyorum…
Bir  akşam  bana geldi tıpkı düşlediğim gibi. Zor bir gece geçiriyordu ve konuşmaya ihtiyacı vardı. Biraz dedikodu, biraz müzik, biraz da şarap… Geceyi üzerimize örtmeden önce tüm yaptığımız buydu. Sonra o şarkı çalmaya başladı ‘dün gece senin evleneceğin kadınla yattığımı sana nasıl anlatabilirim?’ içimde şarkıya eşlik eden trompetler çalıyordu, bir anda birbirimize dokunmaya başladık. Ne ironi değil mi? Birisi bana ölümsüzlüğün ipucunu söylüyordu sanki, efsunlanmıştım. Müziğin ritmi bizim sevişmemize karıştı sonra. Yattım onunla, tıpkı ucuz bir orospu gibi. Şarkı o esnada ‘İnsanın kendisini önemsememesi, kendisinin kiralık katilidir. Benciller ise yaşarlar…’ diye bağırıyordu.
Dünya yaşarken ne kadar gerçek değil mi? Sabah olunca o kadar da gerçek değil aslında. Bir yüzsüz yüzleşme hali gibi. Biraz tedirgin, biraz utanmış, biraz sancılı. Ben hayatımda yaşadığım hiçbir andan bu kadar kurtulmak istememiştim. Dağınık yatağa baktıkça çaldığım her şeyi yerine koymak istedim.  Duvarlar karabasan gibi üzerime çöküyordu. Ucuzlaştırdığım bedenim ve delirttiğim aklım bana başkaldırıyordu bağıra bağıra. İçimde bir şey hiç durmadan konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor; asla susmuyordu. O evden hiç çıkmadan orada ne kadar zaman geçirdim, bilmiyorum. İçiyor, sonra kusuyor, ardından birkaç kraker yiyip tekrar içiyordum. Vicdanımın sesinin beni yavaş yavaş çürütmesine, bedenimi eritmesine izin verdim. Aklım da zaten benden birkaç beden uzaklaşmıştı. Sonunda rehabilitasyon merkezine yatırıldığımda 43 kilo kalmıştım.
Uzun süre yattım orada. Sonra kaderle zarları tekrar attık. Bu benim ikinci hayatım, bir kez daha şansımı denemek için ona çok iyi bakacağım. Keşke bilmemiz gerekenleri zamanında öğrensek değil mi?”
Konuşması bitince gözlerimin içine baktı ve ‘hayatının bir kısmına siyah perde çekmiş insanları yazıyorsun, senin perdenin arkasında ne var acaba?’ diye sordu bana. Biraz şaşkın  ‘ben her hikâyeyi, başka bir hikâyeye ışık olması için anlatıyorum, kaybolduğunu düşündüğün yerde buluşmak üzere’ dedim göz kırparak ve gülümseyerek uzaklaşmasını seyrettim.
Her hayatın bir kör noktası var, görmek için başka bir açıdan yeniden bak!

*Şarkı: Kargo-Zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim
 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s