#KadınBaşına Jale Demirdöğen

7649940b-b18e-4091-841e-10dc0bed41feHayatın dedektifliğini yapmak gibi bir şey antika eşya satıcılığı. Ben hayatı ellerimde tutuyorum. Ben avuçlarımda tutamadığım kendi hayatıma inat, başkalarının hayatlarına tutunarak yaşıyorum.  Dükkânım, benim dünyam. O dükkânın içindeyken güçlü ve değerli biriyim. Ben bir bakıma, o dokunulmuş, o kullanılmış eşyaların ruhumda bıraktığı masum parmak izleriyle, tenimde duran ve suyla çıkmayan malum parmak izlerini temizlemekteyim. Tozu tozla ovuyorum; çiviyi çiviyle söker gibi belki de… #Hayal

Bugün #KadınBaşına söyleşilerinde şahane bir yazarla buluşturuyorum sizi. Jale Demirdöğen. Kendine kelimeler ve hisler aracılığıyla ördüğü bir dünya kurmuş ve o dünyanın pencerelerinden gördüklerini yine kelimeler ve hisler aracılığıyla okurlarına anlatmaya adanmış bir çağdaş Türk romancısı o. Altını çize çize baş ucuma koyduğum cümlelerin, elimi uzatsam dokunacağımı düşündüğüm karakterin, içinde kaybolduğumu hissettiğim hikayelerin yaratıcısı. Samimi, içten ve sade. Tıpkı kitapları gibi. O zaman, son söz, Mozart “Lacrimosa”…

Haydi! onunla kısa bir yolculuğa çıkıyoruz😊

Kendisine konuğum olduğu için çok teşekkür ediyorum ve bu keyifli yolculuğun tadını çıkarıyorum 😉

1- Jale Demirdöğen kimdir? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Jale Demirdöğen kendine kelimeler ve hisler aracılığıyla ördüğü bir dünya kurmuş ve o dünyanın pencerelerinden gördüklerini yine kelimeler ve hisler aracılığıyla okurlarına anlatmaya adanmış bir çağdaş Türk romancısı. Dolaysız, yapmacıksız, samimi bir ifade biçimini edebiyat kanalıyla kullanmayı seçmiş ve ayrım gözetmeksizin yalnızca insana seslenmeyi arzulamış biri. İşi dışında ise, sade bir kadın, iyi bir dost, anne ve bir insan olmayı hedeflemiş biri. Bunların dışında kendimle ilgili söyleyebileceğim çok şey gelmiyor aklıma.

 

2- Nasıl bir çocuktunuz?

 

Dikkatli, duyarlı, gözlemci ve adalete daha o yaşlarında tutkun olmuş bir çocuktum. Haksızlığa tahammül edemez, haksızlıkla karşılaştığımda hırçınlaşırdım. Annesiz büyümüş olduğumdan ötürü belki biraz mutsuz bir çocuktum ve farkına varmadan yavaş yavaş içimde bir mutsuz çocukların tanrısını büyüttüm kim bilir…Yine de şimdi olduğum yerden o kadar geriye dönüp baktığımda, şimdiki çocukların sahip olamadığı pek çok ayrıcalığa sahip olduğumu görüyor ve seviniyorum. Annem yoktu ama benim ip atladığım sokaklarım vardı, merdiven altlarına evcilik oynamak için serdiğim kilimlerim, ikide bir kapaklanıp düştüğüm ve dizlerimde yaralar açmama sebep bir bisikletim vardı. Her şeyden önemlisi, kendi yaşantımda soluksuz kaldığımı hissettiğim her an soluk alabilmek için içinde yüzdüğüm kitaplarım vardı. Çocukken benim hayatım kitaplardı.

 

3- Sizi yazar olmaya ikna eden yolculuğun nasıl bir hikâyesi var?

 

Yazar olmaya ikna edilmedim. Ben seni yapabilirim diye, sanırım yazarlık mesleğini ben ikna ettim. Henüz altı yaşında, yani daha ilkokula başlamamışken herhangi bir yardım almaksızın okumayı sökmüştüm ben. Kelimeler sanki arkadaşlarım gibiydi. Onları hecelemeden öğrendiğimi fark ettim. Dolayısıyla, kelimelerin bana sanki onları etkili bir şekilde kullanmam için gönderildiğini hissediyordum. Önce şiire merak saldım ve çok uzun yıllar şiir alanında ürün verdim. Şiir bir yaşama biçimi gibi, vazgeçilmez bir tutku gibi içime sindiğinde, onunla yetinemeyeceğimi fark ettim. Daha uzun yazmalıydım. Daha soluksuz… Koşarcasına, düşercesine, çarpışırcasına… Ve bir gün ilk romanımın ilk cümlesini yazma cesaretini gösterdim. Sonra da durmadım, duramadım, durmam gerekmedi ve umarım gerekmez. Hikâye budur.J

 

4- Okurken ‘hikâyenin içinde kayboldum’ dedirten kitaplar yazıyorsunuz. Hepsi farklı bir yerden dokunuyor insana. Kitaplardaki karakterler canlı, hikâyeler de gerçek gibi. Kurguladığınız hikâyelere bu gerçeklik tadını nasıl katıyorsunuz?

 

Hissederek. Tek sihirli sözcük bu. Bugüne dek hissetmediğim tek cümle yazmış değilim. Evet, kurgusal romanlar yazıyorum fakat kurgu da olsalar, kaleme aldığım her hikâyede hayatımda beni etkileyen, vaktiyle gözlemlediğim, içimi sızlatan ya da gülümseten insanlar ve insan davranışlarından minik serpiştirmeler vardır. Malzemenin insan ve insan ilişkileri olduğu bir iş yapıyorsanız ve başarılı olmak istiyorsanız bunu hissederek yapmalısınız. Hissedilerek yapılan her şeyin samimiyeti, yaptığınız işe ve hitap ettiği kitleye de geçer. Yazarı olarak beni ağlatmayan hikâye okuru da ağlatmaz. Beni gülümsetmeyen cümle, okuru da gülümsetmez. Demek ki samimiyet şart. İkinci aşama gözlem ve düş gücüdür. Karakter yaratırken devreye girecek olan bu iki mühim olguyu birbirlerinin önüne geçmeyecek dozda harmanlarsanız, kullanacağınız tekniklerle bir araya geldikleri zaman, yaşayan, dokunulur ve hep hatırlanacak karakterler ve hikâyeler çıkarabilirsiniz ortaya. Yazar, anlatacaklarına önce kendi inanmalıdır.

 

5-Yazarken ‘işte oldu’ dedirten, sizi olduğuna ikna eden şey nedir? Tatmin noktası neresidir bu işin? Ve yazdığınız her yeni kitapta hissettiğiniz tatmin, zamanla nasıl gelişti, değişti ve nasıl bir şekil aldı?

 

Önceki soruya verdiğim cevapta da olduğu gibi, “işte oldu,” dedirten şey yazarın kendi inancı, samimiyeti, hisleri ve eserin önce onun kalbinde ve zihninde nasıl bir etki bıraktığıyla ilgilidir. Önce bendeki etkisine bakarım. Eğer ben yazdığım satırlardan bir yazar değil de bir okur olarak etkilenebiliyorsam, eserim okurda da benzer bir etki yaratacaktır. Benim tek sağlama yöntemim budur. İçime sinmeyen hiçbir hikâye, okurumun önüne çıkamaz. Tatmin konusuna gelince, bu çok tartışılır bir şey. Yazdığım her satırın arkasında duruyor olmak bana yetmez. Çok değişik bakış açılarıyla değerlendiririm. Yazdığım eser zaman karşısında yazıldığı tarihin onlarca yıl sonrasında ilk günkü gibi ayakta durabilecek mi? Okurda defalarca okuma arzusu yaratabilecek mi? Bireysel ya da yöresel bir özellik taşıyor olmasına rağmen evrensel olmayı da başarabilmiş mi? Bunlara cevabım evet ise tatmin olmuşumdur.

 

6-Yaratıcı yazarlık kursları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Yazar olmak bir yetenek işimi yoksa öğrenilebilir bir iş mi?

 

İletişim için yazı yazmanın belirli kuralları vardır ve bunlar öğrenilebilir. Kendini ifade biçimi olarak yazı yazmanın da kuralları vardır ve bunlar da öğrenilebilir. Fakat kendine has bir üslup yaratmak, edebi olabilmek, yukarıda saydığım bakış açılarıyla değerlendirildiğinde pek çok özelliğe sahip bir eser yaratmak için bir parça yetenek ve yaratıcı olma özelliğinin gerektiğini de söylemeliyim. Peki, yetenek tek başına yeterli midir? Hayır. Demek ki su yüzüne çıkmamış bir yetenek, bilgiyle harmanlanarak doğru yönde kullanılmalıdır. Yaratıcılık doğuştan gelen ve insanın bünyesinde zaten var olan bir olgu olmasına rağmen ancak bilgiyle ve pratikle desteklendiği zaman özgün bir şeyler ortaya koyabilir. Sözün özü şu: Hayatında hiçbir metin ya da kitap yazmamış biri bunu öğrenebilir ve yazan biri olabilir. Yazarken özel bir üslup yaratmak içinse daha detaylı ve gelişmiş tekniklere ve pratiğe ihtiyacı vardır. Ben verdiğim yaratıcı yazarlık dersleriyle danışanlarıma, ihtiyaçları doğrultusunda bunları vermeye ve pratik yaparak kendilerine has bir üslubu ortaya koymalarına yardımcı olmaya çalışıyorum.

 

7-Tüm kitaplarınızdan çok farklı, çizginizin çok dışında bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz? Ve ‘bunu yazmak benim için çok sıra dışı oldu’ dediğiniz kitap ne tür bir kitap olurdu?

 

Normal adlı romanım benim alışılmış çizgimin dışında bir romandır mesela. Orada kullanmak istediğim tekniği, bir romanın iki ayrı anlatıcısı olabilir iddiası ile hikâyeye yedirerek uygulamıştım ve Kan Ağacı, Hayal, Kusursuz Veda, Leyl romanlarımın tarzına alışmış olan okurumu şaşırtmış ve heyecanlandırmıştır. Ben danışanlarıma da hep şunu söylerim. Ne anlattığınızın önemi yoktur. Nasıl anlattığınız önemlidir. Bu sebeple hikâyeden çok benim için onu hangi teknikle, hangi biçimle okura sunduğum önemli. Çizgi ve üslup başka şeyler. Çizginin dışına çıkmak heyecan vericidir ama üslubu değiştirmek okuru yazara, yazarı da uzun vadede kendine küstürür. Elbette çizgimin dışında başka çalışmalar da yapmak isterim. Belki bir fantastik, belki de gerilim türünde bir roman. Kim bilir… Hesaplamadım. Her zamanki gibi, metnin başına oturduğumda önce ne hissedeceğime bakarım.

 

8- Yaptığınız işle ilgili ‘yapmazsam ya da yazmazsam içimde ukde kalır’ dediğiniz bir hayaliniz var mı?

 

Elbette var ama bu, hayata geçinceye kadar bende saklı kalmalıJ

 

 

9- Yazmanın insan psikolojisi üzerinde iyileştirici etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Ve size göre şifa ne demek?

 

Yazılan şey eğer bir günlük, anı, şiir ya da mektupsa tabii ki iyileştirici etkisi vardır diye düşünüyorum. Roman boyutunda uzun soluklu bir yazı serüveni ise içinde barındırdığı sorumluluk duygusu ve yazarken insanın alt benliğindeki pek çok şeyin üste çıkabilmesi riski sebebiyle tam tersi bir etki de yaratabilir. Yine de ortaya başarılı bir iş çıkarmış olmanın tatmini, süreç esnasında değil de ancak işin neticesinde bir şifa olarak değerlendirilebilir.

 

10- Sizi en iyi hangi slogan anlatır?

 

Artık pek çok okurum biliyor ki, bütün romanlarımı aynı sözcükle bitiren tek yazar olmam sebebiyle, romancılığımla ilişkilendirerek beni ifade etmek isteyen herkes, tartışmasız, Latincede gözyaşı anlamına gelen ve Wolfgang Amadeus Mozart’ın bir eserinin bölüm adı olan “Lacrimosa” sözcüğüyle tarif ederdi.

Reklamlar

#KadınBaşına Jale Demirdöğen” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s