anne! ben ölmeden ölme…

20170419_212437Kendi dünyamızın dengesi biz miyiz? Nereye ayağımızı daha fazla basarsak orda mı değişir dengesi? Tıpkı şehrin merkezleri gibi kendi dünyamızın da hayat bulduğu bir merkezi var. Kalbin nerde atıyorsa ya da nerde duruyorsa işte tam orası. Seçimlerimiz, hayallerimiz, direndiklerimiz ve kabul ettiklerimiz hepsi burada. Şehrin en kalabalık, en eğlenceli, en karmaşık, en günahkâr ama en yorucu caddesidir ya yaşayan yeri, hayatlarımızda bu caddeye benzer işte hem yorulur hem yoğrulur hem şikâyet eder hem de değiştirmeyiz. Değiştiremeyiz aslında, çünkü nabzımız o akışa ayarlıdır, eğer ağırlık merkezi yer değiştirirse dengesi de değişir. O yüzden farklı bir hareket yaptığımızda adımlarımızı daha küçük, daha planlı ve daha dikkatli atarız, zemin kayganlaşsa bile bu bizi ayakta tutabilir, kısaca kontrol bizdedir. Ama hayat sadece zannettiklerimizden ibaret değil! Bir gün hayat merkezine bir bomba düşer ve sen dengeyi tekrar bulabilmek için bir cambaza dönüşürsün. Boşlukta bir ipin üzerinde bile yürüyebiliyorsundur artık.

Bu hikâye engelli bir çocuğa sahip annenin hayatı. Hayattın asıl farkındalığını yaratan o kadınlardan bir tanesi sadece. Dünyanın sevgi dolu, cesaretli, güçlü ve sabırlı kadınları onlar. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan ayakta kalmak zorunda olan ve yaşama direnmeyi çocuğundan öğrenmiş anneler.

Onlarla bir gün geçirip hayata başka bir yerden bakmamak mümkün değil, hayatın kötümser bulduğunuz her yanına çiçek ekiyorlar. Onlarla baharı tekrar kokluyorsun.

Bir anne olarak ben çok başka şeyler hissettim o günün sonunda, umarım sizde okuduktan sonra yeni güne bambaşka tohumlar ekebilirsiniz!

Anne! Ben ölmeden ölme…

“En çok bundan korkuyorum işte, kızımdan önce ölmekten. Doğanın tüm kanunlarına karşı çıkarak hem de. Hiçbir anne evladından uzun yaşamak istemez halbuki ama ya ben ölürsem ona kim bakacak? Onun dünyaya geldiği günden beri aynı korkuyla yaşıyorum ben.

Evlendikten on beş yıl sonra çocuk sahibi olabildim. Doğum esnasında oksijensiz kaldığını söylemişti doktor. İlk muayene beyinde hasar olduğu anlaşılmıştı ama kesin teşhisi 14 aylıkken koydular bebeğime. Otistik olarak doğmuştu. Anne ve evladı arasındaki o kopmaz ip bizde daha sıkı bağlanmıştı o gün. Sevgiyle, sabırla, ümitle ve mucizeyle 32 yıldır beraberiz kızımla. Yürüyemediği yerde ayak, tutamadığı yerde el, bilemediğinde akıl, okuyamadığında harf oldum onunla. Değiştiremediği her şeyi değiştirmeye çalışarak, küçücük bir değişim gösterdiğinde mucize sayarak. Akıl ya da beden sağlığının hayatımızdaki en önemli şey olduğunu onu büyütürken anladım, geçmişte kendime dert ettiğim şeyleri küçümseyerek hem de. O yüzden sen gözlerini kapattığında mucize saydığın hayallerinle benimkiler çok farklı. Başka bir yerden anlamaya başlıyorsun hayatı, bazı şeylerin hiç çözümü olmadığını yaşayarak öğreniyorsun. Bilimin ve dinin yapacağını düşündüğümüz her şeyini denedik biz ne gitmediğimiz doktor ne gitmediğimiz hoca kaldı. Hepsi farklı bir ümit kırıntısı bıraktı önümüze, bazıları bunu sömürdü, hatta o ümidin bizim için ne demek olduğunu bile anlamadan sadece daha çok nasıl kazanacaklarına baktılar. Ama hiç birisi fayda sağlamadı. Bizde o kalabalığı, ilimi, umudu, Allahıda geride bırakarak başka bir yolda yürümeye başladık. İkimizinde daha çok sevgiye ihtiyaç duyduğu başka bir hayat kurduk. Onu büyütürken çok zorlandığım günler oldu, sabır bu bitmez mi, umut tükenmez mi, hayat çökmez mi sanırsın. Hiç büyümeyecek bir çocuğu büyütüyorum ben hala. Sen 3 kere üst üste anne dediğinde kızına sus diyebilirsin ama ben dakikada 50 soru cevaplıyorum bazen. Çevrendeki insanlarda değişiyor zamanla, daha çok sana benzeyen arkadaşların oluyor. Çocuğunuzun aynı dili konuştuğu, yadırganmadığı, kendini farklı hissetmediği, steril bir ortam yaratıyorsunuz hem onun hem de kendin için. Birbirimize bakıp kendi halimize teselli oluyoruzdur belki kim bilir.

Çok geç gelişiyor bu çocuklar o yüzden daha hızlı çöküyorlar, ben bu çöküşün hızını azaltmaya çalışıyorum sadece. Onun daha mutlu olduğu, daha sakin kaldığı, daha iyi hissettiği bir hayat ikimize de yetiyor. Onunla daha uzun zaman kalabilmek için her gün bir avuç ilaç içiyorum nerdeyse, ben de yaşlanıyorum artık. Bedenen ve ruhen çöküşe geçtim maalesef. Ama ondan önce ölemem!

Kendine azıcık zaman ayırmanın bile lüksünü yaşarsın çoğu zaman. Beş dakika bile uzun olur dinlenmek için, zaman ve sen aynı anı yaşamazsınız. Hayat yorgunluğu bu olsa gerek. Ama alışıyorsun bu tempoyla yaşamaya, hatta kendine ayırdığın zamanları bencilce buluyorsun bir süre sonra. Bir kere kucağında çocuğunla o ipin üzerinde yürümeye başladıysan, aşağıdaki boşluk seni korkutmuyor zaten. Düşersek beraber düşeriz! İşte bundan alıyorum ben gücümü, hayata daha sıkı bağlanmayı, daha iyi uyanmayı, daha sağlıklı kalmayı, daha sabırlı olmayı çünkü bu iki kişilik ama bir olmuş bir hayat.

Şimdi eşim, ben ve kızım yeniden kurduğumuz başka bir dünyada başkalaşmış bir hayat geçiyoruz. Zaman nereye kadar izin verirse. Hepimiz yorgunuz belki ama bu yine de mutlu olmamıza engel değil. Mutlulukta hayat kadar göreceli bir kavram sonuçta…”

Onun 60. yaş alma gününü kutlamıştık beraber. Yanından ayrılırken sevgiyle sarıldı bana, sarılırken elime kızının kullandığı ilacın boş kutusunu verdi ve kulağıma fısıldadı. ” bunları kullanmak zorunda olmadığın her güne gülümseyerek başla, en büyük şans sağlıktır”.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s