yas tutmak büyük bir mucizedir!

20170411_102032Som sessizliktir ölüm. Yakıcı bir gidiştir kalana. Zamanın geçiyor olmasının hiçbir etkisi olmaz, acının daha derine batmasından başka. İnsanın elinden yeni güne duyduğu tüm umudu alır, gördüğü tüm renkleriyle birlikte. Öyle bir umutsuzluktur ki bu, arada kalmışsın gibi attığın hiçbir adım hiçbir yere varmayacak gibi hem bıçak hem yara gibi hem diri hem ölü gibi. Hayat o gerçeği öyle ya da böyle kabul etmek zorunda bırakır. Önce kabul gelir, sonrası yalnızlık. Aynadaki buğuyu her sildiğinde, içini daha fazla acıtan bir yalnızlık hem de. Yaşama küsmek almaz içinde tuttuğun yasın acizliğini. Hiçbir terapi telafi edemez duyduğun özlemin çaresizliğini. Birçoğumuz kendi ölümünden korkmaz sevdiği insanın ölmesinden korktuğu kadar. Ardında bir daha paylaşılması imkânsız anılar kalacaktır, derin bir hüzünle hatırlayacağımız. Ve ölüm herkes için korkunç bir vedadır, ama en acısını evladından uzun yaşamak zorunda kalan anne babalar hisseder. Bir de vakti gelmeden, zamansız, ecelsiz, beklenmedik ve aniden yaşamak zorunda kaldıysak bu uğursuz vedayı, artık olmayacağını bildiğimiz her şey bir kambur gibi sırtımızda kalacaktır. Hayallerin ağırlığı her gün biraz daha bizi bükerek hem de. Üzeri biraz kabarık toprağa konuşmadıkça, avaz avaz ağlamadıkça, hatta lime lime dökülmedikçe o toprağın üzerine, içine düşen ateşi anlayamazsın. Ağıt; ateşin düştüğü yeri tutuşturmasının en acıklı notasız sesi. Bu yüzden ağıt yakmak evrenin en hüzünlü müziği değil mi zaten?

İçeride geriye tek bir duygu kalır sadece, kederli çok kederli…

O hayattan gitmiştir ve sen hep matemle arafta kalırsın!

Yas tutmak büyük bir mucizedir!

Karşımda siyahlara bürünmüş, sesi kısılmış, göz altları ağlamaktan koyulaşmış ve gözlerinin içinde acıyı açıkça görebildiğim kadın bana ölümü anlatıyordu. İfadesiz bir yüzle ezbere bildiği bir şiiri okuyor gibi soğuktu sesi. Kim bilir konuşurken hangi yaranın kabuğu daha çok kalkıyordu.

“Sevdiğin bir insanı toprağın altına koyduysan kalbinle birlikte onu rüyanda görmek kadar kötü bir şey yok biliyor musun? Çünkü gördüğün rüyayı ömrüne ekleme şansına sahip değilsin. Sabah nasıl batar içine o yokluk, nasıl acıtır gözkapaklarını, nasıl daralırsın onsuz bir güne uyanmış olmaktan. Özlem ne çok artmıştır içinde. Bir kerecik görebilsem umudu ne çok şey alır götürür senden. Ama yine de hep daha çok uyumak istersin çünkü ya rüyamda da göremezsem korkusu daha beter yapar insanı.

Yanlış bir coğrafyada doğmuşum ben. Töre dedikleri saçma kuralların örümcek ağı gibi her yanı sardığı, her evden başka ağıt seslerinin yükseldiği ve kadınsan söz hakkının olmadığı o kurak topraklarda büyüdüm. Bir ayrık otu gibi oraya ait olmadan. Anlayamadım bir türlü orda yaşayan insanların içinin ölüme bu kadar buz kesmesini. Ölü gibi soğuk, ifadesiz, tepkisiz ve her şeyi kabullenmiş olmalarını.  Aslında ölüm dedikleri şeye alışarak büyürüz biz ne yazık ki. Hayatın temelini silahla vurmuşlardır orda. Tek bir adamın sözüyle yer gök yer değiştirir. Çok anaların canı yanar, hayatlarının son gününe kadar evlat matemi tutarlar gizliden ağlaya ağlaya. Acının anadilidir orası. Orda her şey için ayrı savaşırsın ama kendin olmak için mücadele edemezsin, ettirmezler çünkü. Kızlar küçük yaştan itibaren hizmet etmeyi, itaat etmeyi, susmayı öğrenirler önce. Okuyamaz, hayal kuramaz, değerli olamazlar, olmayı da bilemezler zaten. Çocuk olamadan gelin olurlar, kendilerinden yaşça büyük koca koca adamlara kadınlık yapmaya zorlanırlar. Gördüğü şiddeti, hakareti, sevgisizliği söylemiyorum bile sen düşün gerisini.

Ayrık otuyum dedim ya ben, işte bu anlattıklarımın hiç birisine uyamadım. Karşılığında çok büyük bedeller ödemiş olmak zorunda kalsam da (saçlarını kaldırıp bana boynundaki derin yanık izini gösterdi) yılmadım bu düzene baş kaldırmaktan. Okumak için de çok direndim ama o fayda etmedi ilkokul 5. sınıfı zor gördüm, öğretmenin çabasıyla o da. En azından ben okuma yazma biliyorum ve daha çok kitap okuyarak hayata tutunabiliyorum her şeye rağmen. 14 yaşımda evlendirmeye kalktılar beni hem de o salak amcamın oğluyla. İnsan kardeş gibi büyüdüğü aynı kanı taşıdığı bir adamın koynuna nasıl girer? Ona aşkla nasıl sarılır geceleri? Nasıl sevişir o becermeyi marifet sanan erkeklik budalasıyla. Tabi bunlar kimin umurunda, para içeride kalsın da doğacak çocukların sakat olması nasılsa Allah’ tan denilecek. Direndim evlenmemek için yediğim hiçbir dayaktan, cezadan, zincire bağlanmaktan uslanmadan hem de. Sonunda bir gece yarısı kaçtım evden korkunun beni ayakta tuttuğu bir hırsla. Annemin teyzesinin kızının yaşadığı şehre geldim. Hayatımın kurtarıcısı ve yol göstericisi oldu o. Benden yaşça büyüktü çok şey öğrendim ondan. Bildiğim hiçbir kadına benzemiyordu, hayrandım ona. Bizim evde onun adını bile anmak yasaktı. Sevgi dolu, bilgili, anlayışlı ve sabırlı o kadın bana kaderin yolu nasıl değişir onu gösterdi. Yıllarca sakladı beni, bende kendime ait bir hayat kurabileceğime inanıncaya kadar saklandım. Beni artık unuttuklarını zannettiğim an saklandığım kuytudan çıktım.

Bir adam sevdim sonra, nasıl güzel bir adamı nasıl güzel sevgiyle hem de. Onun beni sevmiş olmasından her gün daha fazla minnet duydum Tanrı’ya. Hayata teşekkürümdü o benim. Kendisini nasıl seveceğimi, omzuna başımı yasladığımda tüm geçmişi nasıl unutacağımı, bir kadın gibi nasıl uyuyup, uyanacağımı öğretti bana. Bir koyun kadar değer görmeden büyümüş ama bir masalın içine düşmüştüm. Evlendik bir süre sonra bebeğimiz bile olacaktı o lanet gün olmasaydı. ‘Korkak insan çok yaşar’ derdi annem, ben ne zaman korkmayı unuttum geçmişten orda karşıma çıktı. Yıllarca izimi sürmüşler unutmadan beni, kinleri biraz bile azalmadan. Kocamı kurşunlarken gözlerindeki acımasızlığı, bebeğim düşsün diye bana yaptıklarını ve sağ bacağımı bir daha kullanamaz hale getirmeleri içlerindeki birikmiş öfkeyi dindirmedi bile. O gece masal da bitti bende. Beni neden öldürmediklerini biliyorum hayatta bırakmak bana verebilecekleri en iyi cezaydı zaten. Hiç hayatla barışmadım bende bir daha. Yasım hiç bitmedi içimde. Simsiyah bakıyorum dünyaya, içim nasılsa dışımda öyle. Birkaç yıl önce kanserden kaybettim yanına sığındığım, yanında öğrendiğim, azıcık huzur bulduğum ablamıda. Sakat ve yalnızım anlayacağın. Yaşamıyorum ben, gün dolduruyorum aslında, sadece ecelin beni bu araftan kurtarmasını bekliyorum, sonra nereye gideceğimi bilmesemde. Cennet ve cehennemi bu hayatta yaşadım nasılsa. Kimsesiz çocuklarla ilgilenerek teselli oluyorum, onlar da benim kadar yalnız, sevgisiz ve mutsuz. Benim de bebeğim yaşasaydı bu yaşlarda olacaktı diyorum. Ruhum sadece onlar için bir şeyler yaparken hafifliyor. Onlar da olmasa nefes alacak sebebim bile yok”

Kalkmadan önce yeşil üzerinde büyük pembe çiçekleri olan bir yazma uzattı bana. “Al bunu ben artık sadece siyah takıyorum, eskiden en sevdiğim yazma buydu sende tekrar hayat bulsun, hoşça kal…”

Not: Umarım okuduğunuz her hikaye de kendi hayatınızın başka bir mucizesini keşfedersiniz!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s