oynamak için doğduğumuz roller var!

p1Yeteri kadar kendimizi dinliyor muyuz acaba? Ne istediğimizi, ne beklediğimizi, neyle mutlu olduğumuzu ve ne zaman dengede olduğumuzu? Denge; hayatın en çok anlam kazandığı an. Daha çok izin vermeliyiz hayata, daha çok hayır demeyi öğrenmeliyiz istemediğimiz şeylere, daha çok deneyimleyip bırakmalıyız her şeyi olduğu haliyle. Hayat keşfetmemizi bekleyen bir macera belki de. Sadece tadını çıkarmamızı isteyen. Her yaşam bazen iyi bazen dipte değil mi zaten? Hiç şans vermezsek nasıl duyacağız fısıltısını hayatın? Hep ararsak bulduğumuzu nasıl fark edeceğiz. Dünyaya bazı sabahlar çok zor alışıyorsak, bu biraz da bizim alışkanlıklarımızdan olabilir. Yoluna bırak olmazsa tekrar bırak ama denemeye devam et! Henüz kendimizi bilmeden yaptığımız her şey her gün daha fazla pişmanlıkla uyanmamıza sebep olur sadece. Yorulan her insan daha fazla yorar, hırpalar, hırpalanır, anlamsızca şımarır ama teraziye hiç oturmaz yaşamı.  İnandığımız hiçbir şeyden vazgeçmeden, yaşadıklarımızdan bıkmadan zor olsa da gayret etmekten, vazgeçmeden nefes almaya devam etmeliyiz. Her gerçekliğin karşısında mutlaka başka bir gerçeklik vardır. Hep bir ihtimal daha vardır denemediğimiz. Mutlak doğru ya da mutlak yanlış bizim onu koyduğumuz yerdedir, içindeki ses seni ait olduğun yere götürecektir. Yaşadıklarından utanmadan, korkmadan, hiç olmadığın bir insana dönüştürmesine izin vermeden, olduğu gibi olduğu haliyle sevebilir misin kendini? Sadece kendinizi severek her şeyi iyileştirebilirsin belki de.

Aynaya bak benimle tekrar et “sen bana emanetsin ve sana çok iyi bakacağım!”

Bu hayatta en çok kendinizi sevin, yoksa hiçbir şeyi yeteri kadar sevemezsiniz. Sevdiğinizi düşündüğünüz her şey içinizdeki hasta ruhun müptezelliği olur sadece.

Okuyacağınız bu kadınının hikayesinde umudun hep olduğunu ve olmaya devam edeceğini daha çok anlayacaksınız.

‘oynamak için doğduğumuz roller var!’

Bu hayatı dinlerken aklımdan geçen ilk cümleydi bu. Her şeyin dibe vurduğunu düşündüğünüz an rol yapmayı bırakıp gerçek senle buluşabilirdi insan. Masaya oturduğu ilk an gözlerindeki ışıltıyı fark etmiştim. Hayat ışığı vardı onda ve hiç sönmemişti.

“Uyuşturucu müptelası bir annenin kızıyım ben” diye başladı anlatmaya…

Hiç anne olamamış, bana hiç kendimi çocuk gibi hissettirmemiş, hiç gerçekten sevememiş bir annenin kızı. Kâbus gibi geçti benim çocukluğum, hep annemin uyuşmuş halinden korkarak. Neden bunu yaptığını hep anlamaya çalışarak, kendimi suçlayarak büyümeye çalıştım. ‘Ben daha uslu olmalıyım’ derdim eskiden annemin bu haliyle görmemenin umuduyla. Bağımlı olduğunu anlamak için büyümeye ihtiyacım olduğunu bilmeden. Babamı hiç bilmiyorum, sanırım annem de bilmiyor. Ayık olduğu bazı geceler konuşurdu benimle, ama o konu açılınca öfkelendiğinden bende bir süre sonra sormaktan vazgeçtim. Ayık olmasının verdiği mutlulukla. Birçok çocuk bunu bilmeden büyüyor, ne şans. Okuldan eve döndüğümde hiç kek kokusu duymadan, yalan yanlış, saçma sapan hayat büyüttü beni anlayacağın. Aslında zaman büyüttü demeliyim. Çünkü annemden hep büyük olmak zorunda kaldım. Ama uyuşturucudan öldüğünde hüngür hüngür ağlayarak gönderdim onu son uykusuna. Nefret edemedim ondan. Sevmekten vazgeçemedim nedense. Bir şeyi seviyor olmak için gönderilmişim belki de ben hayata. Sevmek; ne güzel tutunma yoludur hayata bilemezsin.

25 yaşında evlendim ben eşimle, büyük bir aşkla. Hayatımda ilk defa güven duyduğum, ait olduğum, sevildiğimi hissettiğim bir aşkla. Onun için ‘hayatın bana hediyesi’ demekle geçirdim yıllarımı. Çocukluğumun huzursuzluğu son bulmuştu, ta ki ben onu aldatıncaya kadar, hem de bir kadınla. Neden diye hiç bilmiyorum çünkü o kadar büyük bir pişmanlıkla kavruldum ki günlerce, nedeni bulmaya gücüm yetmedi. Ona söylemeye cesaret edemediğim gibi. Kocamı seviyordum, cinsel kimliğimle ilgili bir arayışa hiç girmemişim daha önce ama hayatın doruğu gibi gelmişti o an, sabah kocamın yanında uyanıncaya kadar. Uzun süre seyretmiştim yüzünü uyurken, gözlerimin ıslanmasına engel olmadan. Sadece neden diyerek.

Sonra hiç toplanmadı hayat benim için, hem pişman olup hem yapmaya devam ettim nedenini bilmeden, her defasında daha fazla ağlayarak. Hep aldattım, hep devam ettim, hep pişman oldum. Her gün daha fazla yoruldum, her gün daha fazla içtim, her gün daha fazla ağladım, kocamın sebep sormalarını duymamazlıktan gelerek daha büyük kavgalara sebep oldum günler boyu. Onu bırakamazdım. Hayatta onsuz ne yapacağımı öğrenmemiştim daha. Ona söyleyemezdim beni bırakıp gitmesini, göze alamıyordum çünkü. Ama aradan geçen her sürenin sonunda tekrar ediyordum, bir başka kadının Nirvana’sını. Hayatta en çok ona haksızlık ettim, hayatın bana ettiği haksızlığın acısını ondan çıkararak. Günlerce düşündüm sebebini en ince detayı bile atlamadan, yola nasıl devam etmeliyim, sorusunun cevabını bulabilmek için. Keşfetmediğim bir kimliğim olduğunu kabul etmek zor çok zor oldu ama dürtülerime teslim oldum sonunda. Kendime itirafım o kadar uzun sürmüştü ki, hayatı ne kadar zehir ettiğimi anlayamadım hem kendime hem ona. Bir şeyi sevmek bu olamazdı. Hem sevdiğimi düşünüp hem sürekli bir mutsuzluğa mahkûm etmek büyük bir haksızlık değil miydi ona? Böylece önce kabul edip sonra hatalarımla kendimi sevmeyi öğrenmiştim. Olan olmuştur ve olacak olanda olmaya devam edecektir hayatta. Bazı şeyleri değiştirmeye çalışmak boşuna yorulmaktır çünkü. Bu düşünceler, bu kabulleniş bende yeni bir hayatın başlangıcı oldu biliyor musun? Hep biraz pesimist olan ruhumdan kurtulmama özgür kalmama sebep oldu. Bir süre sonra konuştum kocamla bu yapmak istediğim yeni başlangıcı. Konuştuğu her cümleyi teker teker hatırlıyorum büyük bir minnet duygusuyla. Onunla konuşmaya başlamadan birçok kere tekrar ettiğim kendi konuşmamı çoktan unutmuş olarak.

Beni hiç cevap vermeden dikkatle dinlemiş, sonunda “seninle mutsuz olsam da seni bırakıp gidemiyorum. Ben olmazsam hayat seni yormaya devam eder diye düşünerek, bu cesaretin umarım ikimizi de daha özgür, daha mutlu bir hayatın kapısını aralar” demişti, sükûnetle.

Ayrıldıktan sonra yaşadığım her şeyden aslında hayatın onu keşfetmemi beklediğini anladım. Sesini daha çok duydum yaşamın. Yeniden yarattım kendimi, daha çok gayretle çalıştığım, daha çok kendimi dinlediğim, daha çok okuduğum, daha çok gezdiğim ve daha çok hobiler edindiğim bir hayat. Ve bir gün hiç annesi olmamış, hayattan sevgi bekleyen bir çocukla kesişti yolum mucize bir şekilde. İlk karşılaştığımızda içimde hissettiğim o sızıyı, hep çok severek, hem çok koruyarak, hep beni sevmesine izin vererek unutmaya ve unutturmaya çalıştım. Harika bir ikili olduk onunla, sabahlara daha güvenle bakıyoruz beraber. Hayata teşekkürüm hiç bitmeyecek onu bana verdiği için. Belki bir gün onunla da konuşur bir çocuğun gözlerinden bakıp yazarsın hikayesini, ne dersin? diyerek kalkmaya hazırlandı. Çantasından kırmızı bir papyonu bana uzatıp “hayatta en çok önce kendini sev, yoksa diğer sevdiğin hiçbir şeyi tam olarak sevemezsin” son cümlesi olmuştu bana.

Arkasından bakarken düşündüm bir süre, benimde hayatımda keşfettiğim en güzel şey bu kadınların hikayelerini yazmaktı. Bu yazdıklarımı okuyan başka hayatların hikayelerine ışık tutuyor gibi hissederek gülümsedim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s